| jimi the kewl experience ! |
Hz Adem'in Okuma ve Yazmayı BilmesiMantıkçı pozitivizmde mantıksal atomculuk akımı, özellikle de din diline vurmuş görünüyor. Öyle ki stand on the shoulders of giants ve Cedalion bahislerinde de üzerinde durduğum bir husus vardı, o da şuydu: İnsan, bilgiye kavuştukça aslında devlerin (sapientia veterum=eskilerin bilgeliği) omzunda cüceleşiyor. ("we are dwarfs standing on the shoulder of giants" detay için stand on the shoulders of giants başlığına bkz.) ve bu cüceleşme durumu sonsua kadar da gidecek gibi duruyor. öyle ya her bilgi, evvelce atılmış temele borçludur. newton gibi uzakları görebiliyorsak, bunu geçmişin ilmi aktarımlarına borçluyuz. ancak mantıksal atomculuk akımı, bizim din dili ve kültürü üzerine olan tüm güvenimizi sarsmıştır. öyle ya örneğin isa'nın odak noktası olarak anlatılagelen çarmıhın ya da muhammed'in burak atının sembolize ettiği her şey bir anda çürüyebilmiş, insanoğlunun yüzyıllar içinde o kültürde bu kültüre transfer ederek geliştirdiği, çağa uydurduğu kutsilik ( =dogma) kabullerine doğrudan bugünün (geçmişteki bugün de olabilir) şartları ve kabulleri gereğince saldırılabilmiştir."hz adem in okuma ve yazmayi bilmesi" mevzusunda da aynı durum söz konusudur. batı aleminde üzerine bolca yayının olduğu din dilinin özel bir niteliği vardır oysa. inancı temellendirmenin esas unsur olduğu bir ortamda, zaten kabul edilen kutsalların her biri, mantıksal atomculukla yerden yere vurulabilecekken "hz adem in okuma ve yazmayi bilmesi" başlığıyla ortaya konan tektanrılı dinlerin iddiasına göre ilk insan kabul edilen adem'in okuma ve yazma değerinin tartışmaya açılabilmesi mümkün olduğu kadar gereksizdir. zira bu tartışmanın hangi açıdan ele alınacağı tam belli değildir. felsefi - teolojik boyutu elbette ki vardır; eski ahit'te (vetus testamentum) adem'in yaratılış süreciyle dil probleminden hareketlenerek babil kulesi'ne gidersiniz, oradan çıkıp üç aşağı beş yukarı aynı döneme denk gelen çoktanrılı inanç sisteminde khaos ve logos'a bakar, orada yeterli vakti harcadığınızı düşündüğünüzde de en nihayetinde isa'ya gelir, yeni ahit (novum testamentum) ile hiristiyan azizlerinin sözlerini okuyup ortaçağ'ı geçersiniz. bana kalırsa bu kadarı yeterli, ancak insan aklının önüne "olmaz, saçma, gereksiz" gibi çağın düşündürdüklerinin dikte ettirdiği engeller konmamalı (yukarıda ben de "gereksiz" ifadesini kullanmıştım). zira insanoğlunun en temelde bilgiye ihtiyacı var, ulaşamayacağını bilse de gayreti bundandır. banyo küvetinde balık avlayan'ın hor görülmesi de zaten her insana özgü olan kavrayış ve dile getiriş niteliğinin yığınlar arasındaki bilinmeyen, görülmeyen adına ahlak denen mutabakatla ilişkilidir. copernicus'tan sonra şu anki ilmi kabullerin aksine evrenin küçük olduğunu iddia ederek, kilisenin kabul etmiş olduğu ptolemaiosçu 'dünyanın merkez olduğu', 'güneşin ise onun etrafında döndüğü' görüşüne saplanmak felsefi-teolojik temellendirmelerimiz açısından işe yarayabilirse de, bilimsel hakikatlar açısından bizi zor durumda bırakabilir. o yüzden mantıksal atomculukla temellenmiş bir metotla din dilini yargılamak kimseyi tatmin etmez, en azından ben marifetullah'a (tanrı'yı tanıma) girişmek istediğimde temellendirmelerim içinde matteria'ya yer vermem, öyle ya gönül ve gönül gözü buna yeterli olmalıdır. zira hiristiyanlıktaki credo quia absurdum yani "saçma olduğu için inanıyorum" düsturu, zaten kutsallığı kabullenişin, dünyevi zihinler için "saçma" olduğunu gösterir. zaten saçma olan'a gönül rahatlığıyla iman etmiş insanda bir emek vardır, bu emeğin bir karşılığı. iman etmiş olanı, iman etmemiş olanlardan ayırabilmenin tek yolu budur. sınava tabi tutulmuş olanların içinden bir kısmını yüceltip, bir kısmını da cehennem ızdırabına sevk etmenin başka bir açıklaması yoktur. ha şunu da kabul etmek lazım, zaten açıklamaya da gerek yoktur imanda. absurdum'un değeri arttıkça, imanın mahiyeti de artmaktadır. o halde açıklanamazlık negatif, pozitif bir değerdir. bütün bu söylediklerimi şuna bağlamak istiyorum: devamı için tıklayınız. 05:40 - 30/5/2008 - yorum {yok} - yorum yazSahafta "Arayış"
23:02 - 22/5/2008 - yorum {yok} - yorum yazİki "Punctus"İki “Punctus” Cengiz Çevik Bulantı’dan Hereketle... Merak ediyorum bu bulantı durumu bir gün nasıl çözüme kavuşturulacak diye. Hangi bulantı? Benim bulantım, baş ağrımı tetikleyen, baş ağrımla tetiklenen, sadece benim hissettiğim, yükünü tek başıma omuzladığım bulantım. Bulantı durumuyla aramda hep bir gerginlik vardır, aslına bakılırsa aksi düşünülemez bile, zira bulantı kelimeye oyunuyla süslenesi bir adilik katıyor yaşantıma. Adilik, uzaklara bakınca geçeceğini sanış, yakınlara hapsolunca dehlizine düşülen, içte ne varsa dışarıya çıkarma, kötü kokulu kusuş! Cicero, De Finibus’unun bir yerinde tutkulardan “perturbationes animi” diye bahseder, yani “zihin rahatsızlıkları”, “...bozulmuşlukları”. Bozulanın farkındayız da, bozan ne, nice? Galiba bozan yine insanın kendisi. Bir şeye saplanıyor, rahatsızlanmış oluyor. Bir şeye saplanmıyor, iyiymiş gibi zannediyor, adlandırıyor. Sonu kusuşla biten bir bulantı gibi, sarsıntı geçiren zihnin yanılgıları da aslında “için bulanması”, “... bozulması” halidir. Bozan insan, faktör “düşünmek”. Nereye kadar? Bundan bir etki görene kadar, etkilenip rahatsız olana kadar zihni zorlamak. Sonunda ortaya çıkan durumu evvelce kendini zaten göstermiş olan her türlü nedenden bağımsız değerlendirip, adlandırmak, işte insanın asıl bulantısının bu olduğunu düşünüyorum, zihnini ekşiten, hafif bir yanıklık katan, tadını kaçıran, derin nefesler almasını gerektiren, sonunda üşüten!
Bulantıyı sanki tüm vücuduna yayılmış bir hastalık gibi gören insanın üşümesi, ayak parmaklarından başlıyor. Benim öyle oluyor, ayak parmaklarımdan başlayan üşüme tüm vücudu dolaşarak zirveye çıkıyor ve ad, nitelik değiştiriyor: Baş ağrısı. Başım ağrıyor, üşüyorum, derin nefesler alıyorum, uzaklara bakıyorum, kötü kokuyorum. İşte asıl bulantı bu, bulantıdan başlayıp asıl bulantıya varış sürecinde “ezilebilmiş olan” oluyorum, “bir etki görmüşlüğüm” beni kendimi tanımlamaya itiyor. Adını “ezilebilmiş olan” olarak koymuş olmam durumun vehametini tümüyle ortaya koymuyor, zira bu sonuç aslında yukarıda da dediğim gibi yaşantıma adilik katan bir sürece ait, bu yüzden ne “kötü” kokmuşluk ne baş ağrısı bir sorun. Ölen insanın ölümü yaşamış olduklarını kusuşu olarak değerlendirmesi gibi bir şey aslında ama kolay da değil sukuneti koruyabilmesi. Zira insan kendini rahat ve huzurlu hissetmediği ölçüde bir şeyler aramaktadır, arayış halindeki insan da sessiz kalamaz. Sessizlere bakın ne dediğimi anlayacaksınız. “Sessiz ve Arayışsızlığı” “Arayışsızlık” Francis Bacon karşıt savlar listesi hazırlamış De Augmentis Scientiarum’un VI. kitabında orada geçen bir ifade: “Tectus, ignoto proximus.” Yani Türkçesiyle “kapalı olan bilinmeyene yakındır”. Buradaki “kapalılık” durumu aslında “dışarıya açık olmama”nın tabiridir. “Dışarıya açık olmama”, o kadar geniş bir okyanusu aklıma getiriyor ki, tabirin içine her türlü deniz mahlukatı giriyor. Daha özelleştirerek şöyle söylemeliyim, “sessiz kalmak” insanı bilgisizliğe götürür. Çünkü insan evvelce de dediğim gibi arayış halinde olduğunda sessiz kalamaz. Sessiz kalmayan insanın tutkuları vardır, Nietzsche’yi nihilistlerin safına yerleştirme çabasında olanların yanılgısında da çarpar suratımıza. Böylesine tutkulu / bir şeylere tutuklu bir insan evladı nasıl “hiççi” olabilir? (Detaylı bkz. http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=10664557) Olamaz, olmamıştır da. Sessiz değildir, arayışsız değildir, bilinmeyene yakın değildir, kapalı yaşama / düşünme’ye saplanmış değildir.
Arayış halindeki insanın sesi gür çıkar, en azından kendisine. Kendisine kızar, kendisine öğretir, kendisinden öğrenir. Kitapların içine düşer, onların içinden kendini yaratır. “Kapalı” gibi görünür, oysa tümüyle “açık”tır. Açıklığından ötürü arayış durumundan hiç çıkmamaktadır zaten, aramak, her şeye rağmen, herkese rağmen aramak, o kadar zahmetli bir iş ki, böyleleri için her an çarmıha gerilmemek en büyük trajedidir. Çünkü “moral” değerlerini oluşturan temel noktanın “diğerleriyle kaynaşma” olduğu aşılanmaktadır hep. Her kaide buna yöneliktir. “Görgü kaideleri” diye önümüze konan şeyler insanca gibi görünse de aslında hayvancadır. Zira doğa karşısında bir hayvan nasıl uyumlu ve münzevi bir yaşam tüketmekteyse, insan da diğer insanlarla o denli bir uyum içinde olmalıdır, düşüncesi gereğince bazı kaideler oluşturulmuştur. Sessiz adam için böyle kurallar hayat kutarır, zira çatalın, kaşığın veyahut beyaz peçetenin ütülenmiş örtüsüyle masada hep bir yeri vardır ya, işte sessiz adam da bu kaideler sayesinde aynı masada kendisine ayrılmış olan sandalye üstünde (sandalyenin kendisi de görgü kaidelerine uymaktadır, uyması sağlanmaktadır!) önüne konacak olan yemekleri, tatlıları ve kahveyi (yine “görgü kaideleri”ne göre sıralanmış!) tüketecektir. Kendisi için hiçbir sorun yoktur, tıpkı bir hayvan gibi rahattır. Doğa karşısında çırılçıplaklığıyla “uyumsuz” olan insan, kendisinden önce yaşamış insanların kaideleriyle medeniyetinde uyumlu olmak durumunda bırakılmıştır. Öyle ya hayvanların çarşısı ormanken, insanın çarşısı aslında diğer insanlarla kaideleri paylaştığı medeniyettir. Orada alır ve verir haldedir, aldıkça verir, verdikçe alır. Sadece alıp, vermediğinde düşman bellenir, “bencil” olarak görülür, dışlanır. “Bencillik” diğerlerine göre suçtur, günahtır, kibre saplanmış olmaktır. Çünkü aslolan “ben” olmanın insanı “çarşı dışı” bir formun altına hapsettiğinin düşünülmesidir. Oysa sessiz kalmayan insan için hapsoluş değildir “ben” demek, “ben”den hareketle diğer “ben”lere de “ben”liklerinin hakkını vererek yaklaşmak. Bana kalırsa “ben” diyemeyen, sessizliğinde kalan insan için diğerlerini anlayabilmek yoktur. Hayvanca bir anlayış / kaynaşmanın adı olmuş “anlaşma”! Oysa dediğim gibi sessiz adamlar için hayat kurtarır kaideler, kurtarılması gereken hayatı önemseyen varsa tabi! Yoksa Çarmıhtakine karşı, anlaşmamayı, nehri ortadan ikiye bölene karşı tek bir kurtuluş’un peşinden gitmeme asiliğini bağırarak savunabilen için tek kaide “ben”i yabana atmamak olmalıdır, çünkü onu o yapan temel nitelik “ben” diyebilmesi, bu sayede de çırılçıplak ayakta kalabilmesidir.(Öyle bir ayakta kalış ki, herkes belli bir "ideoloji" adamı olduğu müddetçe ayakta kalabilirken, "ben" diyebilen insan benliğine arayış'ı temel ilke olarak kabul ettirmiş olur, bu haliyle her ideolojinin karşısındadır, şüpheyle yaklaşır. Homo Insipiens'liği reddeder!) Ayakta kalış, arayışta kalış demek! Arayışta kalan da sessiz kalmaz! 09:49 - 28/4/2008 - yorum {yok} - yorum yazSessizliğin SesiSessizliğin Sesi Cengiz Çevik İnsanla, varlıkla yokluk arasında bir “defectus”. 14:37 - 15/4/2008 - yorum {yok} - yorum yazKapatılmalar... Insipiens'likKapatılmalar.. Insipiens’lik Cengiz Çevik 18 Mart 2008 Futbol enteresan bir alanda seyreder, seyredilir. Statlarda binlerce futbola gönüllü kölenin dışında kameralar vasıtasıyla kalbi o an yeşil çimler üzerinde atan sayısız insan... Saymaya kalksan sayamazsın. Bunca insanın gözleri önünde cereyan eden futbolun hatalar oyunu olduğunu kabul ediyoruz da, neden siyaseti öyle görmek istemiyoruz? Kendi kalesine gol attığı için bir futbolcu takımdan kovulamayacağı gibi, yanlış bir hamle yaptığı için partiden atılacak bir “partizan” da yoktur, en azından bunu hakeden, kabul. Ama bir ahbabım söylemişti, “siyaset hayatın her alanına hakimdir” diye, yanılıyordu. Siyaset samimi zihinleri ele geçiremez diye düşünürüm, Hatta aklı selim sahibi kişileri asla boyunduruğuna alamaz. Bununla ilgili şöyle demiştim bir yazımda: “Ben modern insanın, tabi yani artık bunu da geçtik çeşitli buhranlarıyla postmodern insanın önemli bir niteliğinin insipiens'lik olduğunu varsayabilirim, bu benim entelektüellikten anladığım şeyin çağımızdan ne kadar da uzak olduğunun bir göstergesi.” (http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=11080252)
Burada insipiens’likten kasıt düşünemeyen, akledemeyen insanlıktır. (Linkteki yazımda konuyla alakalı detaylı görüşlerime ulaşabilirsiniz.) Homo Sapiens ya da Prudens akleden ve sonunda bilge olan insana tekabül eder. Oysa tam tersi olan insipiens insan akledemez, bu yüzden sorgulayamaz. Bazıları gönülden insipiens’tir, bazıları doğuştan, bazıları zorunlu. Hepsinin ortak yanı sonuçları yani varmış oldukları noktadır. Bizim şark kurnazlığımızın muzdarip olduğu hastalıklardan biridir bu. Oktay Ekşi şöyle diyordu gazetedeki 18 Mart 2008 tarihli yazısında: “Şark kafası ilkesizdir.” (http://getir.net/gtw) Bu ilkesizliğin sonucu da insipiens’liktir, sebebi de. Çünkü muhakeme yeteneği olmadığı vakit akledemezsin, doğal olarak gidimli bir düşünce sistemin olmaz. Gidimli bir düşünce sistemin olmadığı vakit de muhakeme yeteneğinden yoksun kalırsın, bu durum senin hapsindir, köleliğindir. Bu durumu milletin vekilleri TBMM’de çok güzel örnekliyorlar. Düşünebiliyor musunuz, papağan gibi her milletvekili bağlı olduğu partinin sözcüsü. Şimdi diyeceksiniz ki, “Yahu ne var ki bunda? Zaten aynı görüşte olduğu için o partileri seçmiş bulunuyorlar, tabi ki aynı şeyleri söyleyecekler.” Zaten ben bu hususu başta belirttiğim “Siyaset samimi zihinleri ele geçiremez diye düşünürüm, Hatta aklı selim sahibi kişileri asla boyunduruğuna alamaz.” İfademi kanıtlayabilmek için kullanmaktayım. Çünkü aklı selim sahibi olan ideolojik olamaz! İdeoloji başka bir şeydir, ideolojiklik uğruna ideolojinin kölesi olmak başka. Sistemli veya sistemsiz bir dünya görüşü sahibi olmak, ideolojinin kölesi olmayı gerektirmeyeceği gibi, bana kalırsa her ideolojik saplantı insipiens’liğe, yani aptallığa işaret eder. Futbolda da bu böyledir, fanatik bir şekilde herhangi bir takıma bağlı kalırsanız, gözünüz başka hiçbir şeyi görmüyorsa, o vakit siz de taraftarlık kisvesi altında bir insipiens’lik örneğisiniz. ![]() Siyaset ve futbol, papağanlara seslenen iki alan. Düşünme gerekliliğinizin en az ölçüde olduğunu size düşündüren iki riskli alan, riskleri muhakeme yetilerinizi zamanla kaybetme olasılığının bulunmasında. Fenerbahçelilik veya Beşiktaşlılık, AKP’lilik veya MHP’lilik gibi, sorgusuz bağlanışa ihtiyaç duyuyor. Başkanınız ne derse inanın, futbolcunuz ceza sahası içinde her düştüğünde penaltı bekleyin, pozisyonu tekrar tekrar gösteren tv kameralarına farkı takımları tutan fanatikler aynı anda (n.ş.a.) baksın ama farklı şeyler görsün. Türbana farklı partilerden değişik milletvekilleri farklı bir değer biçsin. Hepsi mübahtır. Sorgu mekanizmasının tek taraflı işlediği yerde ya eksiklik ya da yanlışlık vardır. Sadece “benim dünya görüşüm” veyahut “benim beğenim” merkez noktası olduğunda ben ve ötekiler yaratılmış olur. Ben ve ötekilerin dünyasında tıpkı tektanrılı dinlerle birlikte insanlığın büyük bir kısmınının zihnine egemen olan kötülük problemindeki, “Tanrı” ve “Şeytan” imgeleri gibi. İyilik ve kötülük ayrılmıştır artık. “Benim ve partimin / takımımın dile getirdiği her şey tanrısal ölçüde doğruyken, rakiplerimin her söylediği şeytani ölçüde kusurludur, yanlıştır, hatadır!” demek ya da böyle hissetmek zorunda kalmışsanız, siz bir homo insipiens’sinizdir. ![]() Adalet ve Kalkınma Partisi hakkında "laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline geldiği" iiddiasıyla Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya tarafından dava açılınca hep bunu düşündüm. Hep ‘ben’ ile ‘öteki’yi. Öyle ya ben ve öteki’ye dair muhteşem bir örnek duruyordu karşımda. İdeolojik saplantılarını kendinize yakın görürsünüz, görmezsiniz, ama hadi geçtim milli siyasetimizdeki kronik parti kapatma sevdamızı, daha bu sene içinde DTP aleyhine de benzer bir dava açıldı. Kapatılması istendi. Bugün “Demokrasi... Demokrasi... İnsan hakları... Fikir ifade edebilme hakkı” diye ağlaşanlar, o zaman sustular. Yani objektif bir bakış açısıyla bakarsak, açık bir şekilde göreceğiz, bugün bu ülkede aynı hal ve şerait karşısında susanların yarın konuşup konuşmayacaklarına dair bir güvence sahibi değiliz. Siyasetçilerin bugün susuyor olmaları, yarın aynı konuda fikir beyan etmeyecekleri anlamına gelmiyor. Konjonktüre göre insanlar bukalemun olabiliyor. Asla kafanızı karıştırmasın bu Abdulhamid’in denge siyaseti değil, onu asla kastetmiyorum, o ayrı bir tartışma konusu. Burada sadece samimiyetsizliğin açıkça ilan hatta teyit edildiğini görüyorum. Başta da söyledim, aklı selim sahibi insan bu numaraları yutmaz. Bırakın AKP’nin demokrasi adına kapatılmamasını istemeyi, salt bu samimiyetsizliğinden ötürü bile insanların gönlünde kapatılmalı, ama sadece gönlünde, yani onları madem ki seçim sandığına beyinleri götürmüyor o halde gönüllerinde bir kapanma yaşansın diyorum. Her ne kadar o kitlenin tamamının “göbeğini kaşıyan adamlar”dan oluştuğunu düşünmüyorsam da, çok akil ve sorgulamacı insanlar olduklarını da söyleyemem. Sorgu mekanizması işleyen insanlar olsaydı bu ülkede, bugün bir savcı salt görüşlerinden ötürü bir partiyi kapatmaya cüret edemez, o partinin çalışanları da, başta başbakan, cumhurbaşkanı ve eski meclis başkanı olmak üzere, kanayan yaraya tuz bastıkça orgazm olmazdı. Topyekun bir yozlukla karşı karşıyayız. Bu yozluğun ana pınarı zihinlerdeki eşitsizlik, ben ve öteki ayrımının yol açtığı samimiyetsizlik. İşte bu yüzden kafası çalışan insanlar, kendisini kendisi gibi düşünmeyenlerden ayırmak zorunda bırakan “ideolojik saplanmışlığa” düşmez. Ancak tüm bunların yanında bir de çelişki gibi görünen bir durum var. O da sorgulamayan insanın mutluluğu, kutluluğu. Tabi tam bu örneğe uymaz, zira felsefeci adam soru sorandır, sorgulayandır en nihayetinde ama, yine de Tanrı inancının gerektirdiği kabullenmişlik duygusu burada bahsettiğim kutluluğa önemli bir örnek teşkil eder. Bir yerde okumuştum, ama nerede olduğunu anımsamıyorum, bir yazar Alman tarihindeki felsefecileri, filozofları ikiye ayırıyordu, ilk sırada “Tanrı inancı sağlam olanlar”, ikinci sırada ise “ateistler” vardı. İlk sıradakiler yaşamlarının tamamını mutlu ve refah içinde geçirirken, ikinci sıradakilerin çoğu büyük bir sefalet içinde, acı çekerek ölüp gitmiş. Burada aslında Tanrı Sevgisi’nden (Amor Dei) payını almış oldukları için ilk sıradakiler mutlu bir yaşam sürmemişler veya diğerleri mutsuz olmamışlardır. Burada kritik nokta ikinci sıradakilerin aşırı sorgulamacı yapılarının, toplumdan dışlanmalarına sebep olmasıdır. Homo insipiens’liğe eğilimin bir toplum baskısına dönüşmesine güzel bir örnek olabilir mi bu? Ya da şöyle söylemeli, “mahalle baskısı”na... Bu konuda yazmış olduğum bir paragrafı paylaşarak yazımı kapamak istiyorum: “Bizde ucuz homo insipiens’ 'lik böyle kendini gösteriyor, yaşama dair ‘gam yükünü’ yüklenmemek yani en nihayetinde ‘sorumsuz olarak’ mutlu olmak. bakmayın buna ‘ucuz’ dedim ama bu aslında değerler ve yaşama üzerine en ideali insanlara sunmaya çalışan her felsefi akımın diline yapışmıştır. Homo insipiens yani "bilge olmayan adam", evet bilge olmayan adam, felsefede ideal olmayan ancak buna karşılık mutlu olan adamdır.” (http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=11085612) 21:00 - 18/3/2008 - yorum {yok} - yorum yaz
|
Hakkımda Ana Sayfa Profilim Arşiv face book scholars ek$i sözlük gezzo mail grup MAVI SAKAL FANS Francis Bacon Kategoriler Son Yazılar - Yeni BLOG - Yeni Blog - Horatius, Sermones I.1'den (Çeviri Çalışmam) - Francis Bacon Çalışmalarımdan... - jimi the kewl kimdir, nedir? - St. Antuan Kilisesi'nden Taşan... - Cicero'nun In Catilinam'ından Çevirdiğim... - Cemil Meriç, "Çağları İle Kaynaşanlar" Üzerine - Ritchie'nin Özetlediği Perseus - Medusa Hikayesi - Bir Zamanlar Pembo Diye Bir Keranacı Vardı... Arkadaşlarım • ilk100blog • bacon • atyarisialtili • copernicus • gozdesaral |