jimi the kewl experience !

Lost'ta Talih Üzerine (yuzsekiz.com'de yayınlanan yazım)

Kategori: Seyirler

 

Yazıyı okumak için yukarıdaki resime tıklayınız.

13:01 - 16/5/2008 - yorum {yok} - yorum yaz


The Thing ‘den Hareketle...

Kategori: Seyirler

The Thing ‘den Hareketle...
(Bın Bın... Bın Bın...)


Cengiz Çevik

 

Bın bın... Bın bın... şeklinde devam edegelen bir melodi var ya, 80’lerde çekilmiş Kenan Kalav’lı, Banu Alkan’lı, Serpil Çakmaklı’lı (bu da ilginç bir hoşluk kattı “-lı‘lı”)Türk filmlerinde çok sık duyduğumuz, işte onun asıl yeri bu film sanırım. Alien’ın, Halloween’ın, Exorcist’inkilerden sonra bir başka sömürülmüş main theme... İnsan kendini tam veremiyor, karın, fırtınanın içinden parmakları üzerinde yürüyebilmek için kasıldıkça kasılan, mayolu Banu Alkan ha geldi ha gelecek stresini yaşıyor. Öylesine şaşırtıcı efektleri olan bir film, bın bın... bın bın... Ya da Nuri Alço hap atıyor bardağa, bın bın... bın bın... Amca kurbanı emrah, bın bın... bın bın...




Bu saçma girişten sonra, özellikle belirtmem gerekiyor ki, Carpenter’ın The Thing’i 2007 model The Mist’in (http://www.imdb.com/title/tt0884328/) atası, dedesi. Zaten onun başında David Drayton ‘ın çalışma odasında The Thing’in de afişinin bulunması çok açık bir göndermeydi. Gerçi her göndermeden çıkarılacak sonucun ayağı yere iyi basmaz, güvenilmez olur kinayeler, ters köşeye yatırır ironiler, bulabildiğiniz tüm kelimeleri kullanın, hepsi yanıltıcı olabilir kısacası. İnsan görmek istediğine hapsolabilen bir canlı, ya ne olacaktı? Düşünebildiğini düşündükçe var olduğunu anlayabilen bir canlıdan başka bir şey beklenmez a, ben de bilinçli hapsimden böyle bir sonuç çıkarmışım. Ne diyorduk “Şey”, “Sis”in dedesi. Sadece hatırlattığım gönderme değil, açık seçik bir şekilde sis içinden fırlayagelen canavarlar da şey’imsi, Thing’vari anlayacağınız. Her an insanı şaşırtmaya yönelik mahlukatlar. Kimi sürüngene benziyor, kimi kanatlı mı kanatlı. Kiminin içinden başka bir tane daha çıkıyor; kimi karşılaştığı canlıyı, insanmış, hayvanmış dinlemeden öldürmekle kalmıyor, aynı zamanda kendini ona da benzetiyor. Kimi büyük, kimi küçük. Kiminde sadece göz var, kiminde sadece kulak. Anlayacağınız Alien veya Predator gibi insanın aklında kalıplaşmış bir şekilde kalmıyorlar, zaten o yüzden, “benzetilemediklerinden” “The Thing” olarak kalıyorlar. The Thing’de de bu böyle, The Mist’te de.

Aslında bu “belli bir yapı içinde kalmama, insanın aklında tasviri ve tabiri mümkün bir şekille yer etmeme” nitelikleri üzerinde durmak gerek. Bu ilginç bir durum, insanın elinden / zihninden çıkmış kurgulara baktığınız zaman (sanki başka bir canlının böyle bir yeteneği varmış gibi konuştum, haklısınız, insan kurgulayabilen tek canlıdır, mahlukattır) belli bir akla yatarlık görüyorsunuz. Bu bir nevi, sık dile getirilen “bir şey insanın aklına gelmişse, onun gerçekleşmesi mümkündür” düşüncesinin sağlaması. İnsan başka türlüsünü kurgulayamaz, insan zihni, insanın kendisine, kapasitesi kadar bir mutluluk, hüzün, şaşırma, korkma vs. alanı tanımaktadır, dışına çıkamıyor. Bunun sonucudur ki, görmek istediğinizden fazlası size haram, duymak istediğinizden fazlası ise ses’siz. İşbu haliyle kurguda “sıradışılık” durumu çoğunluğun aklına gelmeyenin sunulması gerekli ki, insanların kalbinde yer edebilsin. “İnsanların kalbi” işte asıl sahne bu. Şöyle düşünün, elinizde eserinizle çalmadığık kapı bırakmamışsınız, malınızı satmaya çalışıp da bir türlü elinizden çıkaramamışsınız, suratınıza düşen de salt umutsuzluk ifadesi. Bir gün “diğerlerinin aklına gelmeyen” bir fikirle suratınız aydınlanıyor ve ortaya, diğerlerinin kalbine yani sahnelerin sahnesine çıkabilecek ‘yaratıcı’lığı eserinize yansıtabiliyorsunuz. Bana kalırsa The Thing’deki can alıcılık da böyle bir süreç izlemiş. Aklımıza gelmeyen bir yaratık, adı yok, sadece “Şey”, geliyor ve insanları yiyor mu, yedikçe hayıflanıyor mu, mutlu mu oluyor, esasında daha genel ve büyük bir amacı mı var, bilmiyorsunuz. Kurgudaki kendine hayrı olmayan üç beş tane tip (doktor diyorsun, herkesten önce sukunetini ve serinkanlılığını yitiren o; ya da köpekleri canavarlaşınca, -canavarın fiziksel etkisine maruz kalmamamış olmasına rağmen-  on katı kadar canavarlaşan sakallı adam, neye dermansınız kuzum siz, sizinle “Natural Search” mü yapılır allahaşkına?) çıkıyor da “canavar yok şöyle ürüyor, şöyle büyüyor, şunu yapmak istiyor...” vs diyerek olan biteni en basit tabirle anlamlandırmaya çalışıyor. Filmdeki asıl vuruculuk da kanımca, Şey’in ne olduğunu ve bir şey amaçlıyorsa da, amacının ne olduğunu –dediğim gibi adamcıkların çeşitli öngörülerine rağmen- bilmiyor olmamız. Öyle ya her şeyi bilmek zorunda mıyız? Bilim dinine inananların, içine düştüğü bir dehliz bu. Her şeyi tam kapasiteli bile kullanıp kullanmadığımızı bilmediğimiz yumruk kadar bir beyinle çözmeye çabalıyoruz. Suya binlerce yıldır bakıyoruz, bula bula bulduğumuz tek şey H20, sokaktan geçen adam için hiçbir mana ifade etmeyen kısaltma. Gökyüzüne baka baka ise yaptığımız tek şey, göbeğimizi kaşıyarak hayal kurmak. Hiçbir şeyi bilmiyoruz ama her şeyi bilebilirmişiz gibi düşünüyoruz. Oysa kurgunun çekiciliğinde bu geçerli değil. İzleyici bilmedikçe uyduracak, ona uydurma ve yaratma hatta “hikayeyi tamamlama” alanı vereceksin. İzleyici öğrenemedikçe, öğrenmek isteyecek. (İster sev, ister sevme, ama ısrarla bak, bakınca da zaten “hakikaten be” diyeceksin: Lost!) Öğrenemedikçe hayal kırıklığı yaşayacak, film sonunda “yahu filmde canavarlar o kadar aşikar olmasına rağmen, ben neye benziyor, hala bilmiyorum, ne iş yahu!” diyecek. Zaten izleyici için önemli mi, Şey eğer medeniyete akarsa, bilmem kaç saat içinde tüm dünyayı ele geçirecek, umurunda mı onun? Asla! Kurgucular da bunu düşünmüş olacak ki, sadece bir iki yerde geçiyor koca filmde , o kadar. Canavarlı bir film ama canavara dair en ufak fikrimiz yok. Bildiğimiz bir şey var gerçi, ama işte dedim ya, izleyiciye nefes alma alanı bırakmadığın ölçüde, onun “umuruna” seslenmemiş oluyorsun.




Bize hakikatmiş gibi sunulan sanılar dışında bildiğimiz şey şu uzay menşeili, bizim Şey’imiz!

Filmin başında uzaydan akıyor aracıyla, film aktıkça da anlıyoruz ki, buzluk bir alana da çakılıyor, Norveçliler çıkartıyor, donmuş kalıp içinden tekrar aktif hale getiriyorlar onu. Sonuç? O bizim içi hala bir Şey. Her an herkese sızabilir, bu da bir bilgi ama dedim ya izleyici için önemsiz bir bilgi, önemli olan bilmediklerimiz. Hakkında atıp tutamadıklarımız. Atmasak da, tutmasak da o bir Şey, ama nasıl bir Şey, bilmiyoruz. Bizi çeken de o.




Karakterler arası güvensizliğin tavan yaptığı sahnelerde hissettiğim şu oldu, aklımıza dayanarak her şeyi çözebileceğimizi düşündüğümüz, konformistlere uygun modern dünyada ne kadar kendimizi rahat hissediyorsak, aslında o kadar rahatsızız. En basitinden köyde yaşayanlar kapı, cam açık yatıyorlar. Gerçi bu da kalmadı artık, kalmamalıydı zaten. Çağ iletişim ve reklamın koalisyonu, azınlıkta kalan ise akli olmayanlar, yani deli kabul edilenler. Banyo küvetini geçtik, artık evvelce balıkların egemen olduğu denizlerde bile balık kalmadı, “fishing” artık üçüncü sınıf Amerikan filmlerinde oğluyla “baba oğul”luk statüsünü tatmin edecek adamın kareli gömleğini anımsatıyor sadece. Artık her yer güvensiz. Bacon bir yerde “ihanet en çok geceleri olur” diyor, artık her yer geceyi yaşıyor. Bakmayın köy popülizmine saplanmışım gibi konuştuğuma, 12 yaşında kızını 40 yaşında adama bir çuval soğana satanların çoğu, geceleri kapı pencere açık yatan, herkesin güvendiği, herkese güvenen köylü! “Güven” mi demiştiniz?

Yanı başınızdaki adam şöyle diyor: “Eğer bu ‘Şey’ insanı mükemmel ölçüde taklit edebiliyorsa, benim ben olduğumu nasıl anlayacaksınız?” Doğru, bu Şey herkesi yiyebilir. (En masum ifadesiyle böyle!) Herkes aslında “Şey” olabilir, olmayabilir. O halde bir kan testiyle çözülebilecek bir problem idiyse, o gerizekalı doktor neden kafayı sıyırdı? O neden akledemedi bunu? Dedim ya insan yumruk kadar beynini bile tam kapasiteli kullanamıyormuş (bunu bile –mış’la anlatıyorum, durumun vehameti her yerden anlaşılıyor), adam sadece aklına gelmiş veyahut öğrenmiş olduklarıyla sınırlı. Akledemedi işte, K. Russell akletti. Hem de baş şüpheli iken bunu yaptı.




Filmin bu bölümünde, yani güvensizliğin tavan yaptığı yerde şunu düşündüm: Bu Şey hepimizin içinde olabilir, hiçbirimizin de içinde olmayabilir. Bir nevi sosyal, ahlaki bozukluk. Otobüste, minibüste, kafede, okulda, işyerinde -belki de fishing’de- normal görünüp de, evine ayak basar basmaz 24 yıl boyunca öz kızına tecavüz eden baba kimliğiyle, mahzenlere yakışan bir çatlaklığın, “gizlenmesi gereken” çarpıklığın baş aktörü olmak! Otobüste yer verdiğin yaşlı adama dikkat et, evde karısını dövüyor olabilir. Sana “sağol evladım” demesi ise aslında aklından seni düzmeyi düşünmediği manasına gelmiyor.Tam bir histeri durumu, tam bir güvensizlik. Kurguya göre herkes Şey olabilir, herkes Şey’den kendini sıyırmış, kurtarmış olabilir. Bacon şöyle diyor bir yerde, “Suspicionum intemperies est mania quaedam civilis.” Yani Türkçesiyle “aşırı şüphe durumu, sosyal bir çılgınlıktır.” Şüphelerle yaşamak zorunda kaldığınız vakit, artık yaşamaktan vazgeçmiş oluyorsunuz. Bu her alanda, herkesle olan ilişkimizde geçerli. Sevdiğimiz kadınla aramızda da şüphelerden doğan hastalığımız aslında çılgınlaşmamız demek; işyerinde, okulda, akademide ayağımızı kaydırmaya çalıştığını sandığımız herife yumruk attığımızda da aslında ”kovulası” biriyiz, yalnız bırakılası, yaşamda “aksi, meymenetsiz, paranoyak” gibi sıfatlarla tam’lanıp bir köşeye fırlatılası piçleriz. Oysa dedim ya, hepimiz normal görünüyoruz. “Ahlaki bozukluklar” lafı “ben ahlakı iplemem” triplerinde gezip sokak ortasında, varoş mahallelerinde memesini, kıçını, çükünü açıp dolaşamayacak kadar korkakların “bir ahlak karşıtı” gibi göründüğü bu yozların dünyasında, tıpkı filmdekine benzer bir şekilde herkes aslında “temiz”dir. Adamın sorusu doğruydu: “Eğer bu ‘Şey’ insanı mükemmel ölçüde taklit edebiliyorsa, benim ben olduğumu nasıl anlayacaksınız?”


    



Anlaşılamaz kardeşim, anlaşılamadı da. Filmin sonunda hadi Mac’den emindik de, Childs’ın “temiz” olup olmadığını bilmiyorduk. Düşüncede bozulmuşluğu, çürümüşlüğü, eylemde çarpıklığa dönüşmemiş olanlar ne olacak? Onların hepsi Şey’den kendini kurtarabilmiş mi? Tamam kapın açık yatacak kadar çevren güvenilir ama 12 yaşında kızını 40 yaşında adama verebilecek kadar çarpıksın, ya buna ne demeli? ”Şey” sana bulaşmamış, sen “Şey”leşmiş oluyorsun. Kan testi de paklamıyor, “Kan hayattır” düsturu ironik bir şekilde senin durumuna uymuyor. Çünkü sen kansızsın. Böyle giderse belki de kızını verdiğin adam yüksek mevkilere gelebilir, belki bakarsın Patagonya’da cumhurbaşkanı olur, işte o zaman bu filmde anlatılagelen bilmem kaç saatte dünyaya egemen olabilme yetisine sahip “Şey” gerçekten de amacına ulaşmış olur.




Filmde yerini alma durumu ise havada kalıyor, başta söylediklerimle çeliştiğimi sanmayın. Bu “havada kalma” durumu aslında iyi bir şey! “İyi bir şey nedir?” diye sorarım biri bana “x iyi bir şey” derse. Doğru, göreceli kavram. Ancak kastettiğim şu, izleyiciye hangi odada ne var söyleme, kapıları açık bırak, izleyici tek tek odalara girsin, umduğunu da bulsun bulamasın, onu bile söyleme. Hatta bir sis olsun, bir de neye benzediği belli olmayan, belli bir görünüşü olmayan bir canavar. Öyle bir canavar ki, hepimizin içine sinmiş olabilir, olmayabilir. Önemli olan aklımızda belli bir şekilde yer etmemiş olan bir şey olması. Görüp görebildiğimiz tek şey efekt! Efektle de karın doymaz a, aksiyon da var! İnsanlar var ama hepsi yalnız, hepsi bir başına. Koşullar hepsini “tek tabanca” kılmış, herkes şüpheli, herkes “her an hayatımızı riske atabilecek olan”. Birlik ve beraberliğe engel “güvensizlik” durumunu da ekle, al sana The Thing.

09:22 - 9/5/2008 - yorum {yok} - yorum yaz


Seven Years in Tibet

Kategori: Seyirler

Seven Years In Tibet

Cengiz Çevik

 

Batı’dan Doğu’ya her bakışın ana teması aslında Batı’nın “bulmak istediği” şey oluyor, bunu Last Samurai’da da (http://getir.net/lpk ) görmüştük, Babel’de de (http://getir.net/lpl ). İkincisiyle Seven Years In Tibet arasında ortak küme oluşturan olgu da Brad Pitt, o da ayrı bir husus. Bir nevi Batı sarışınlığıyla Troy’un da Achilles’i olabilmiş bir Brad Pitt Doğu’ya gidip de oranın kara kuru ya da çirkin insanlarına başka türlü bir dünyadan gelmiş olduğunu görünüş itibariyle izleyiciye hissettirebilecek en iyi tiptir. Yani iki kutup arasında insani değerler takas edilirken Batı yüzü için kullanılabilecek en iyi meta Brad Pitt olurmuş, daha iyisini düşünemezmişiz.




Kundun da (Dalai Lama) düşünemezmiş ki, daha ilk karşılaşmalarında daha sonradan Batı – Doğu takasına benzer bir takası şahsiyetleri üzerinden yapacağı Heinrich Harrer karakterinin (Brad Pitt’in canlandırdığı) evvela altın sarısı saçlarına takılıyor. Doğu, Batı’da gösterişi, estetik değeri görmüş oluyor. Yunan Achilles’inin heybetli vücudunun ve tanrıların katına layık şan şöhretinin Doğu’da Batı’daki kadar çekici kabul edilmemesinin yarattığı hayal kırıklığı esas oğlanımızın Lhakpa Tsamchoe ‘nin canlandırdığı Tibetli terzi Pema Lhaki karakteriyle olan bir diyaloğunda daha manalı görünüyor. Zira Lhaki’ye özellikle de Olimpiyat Oyunları’nda kazanmış olduğu başarıları gazete küpürleriyle gösteren Harrer’in bu bireysel övünç kaynağı aslında Tibetliler için manasız bir böbürlenme demektir, Lhaki burada Doğu - Batı ayrımını kabaca şöyle ortaya koyuyor: “Batı hep zirvelere çıkmış olanlara saygı duyuyor, Doğu ise egolarını yenmiş olanlara.” Burada tabi olguların farklı yorumlanmasıyla karşı karşıyayız doğal olarak, zaten Last Samurai’da ya da Babel’de de farklı kültürlerin aynı olaylar karşısında nasıl farklı tepkiler verebildiğini görebiliyorduk, bu şaşırtıcı değil. Zira bir Yunan – Roma geleneğinin ardından Batı dediğimiz çuvalın içine girenlerle, bunun dışında kalmış Uzak Doğu çuvalının içine girenlerin bir olmasını düşünmek komik olurdu. Zaten kökleri buradaki ilk çuvalın içindeki değerlerle beslenmiş olanların rasyonel dünyada alternatif huzur arayışları kapsamında Uzak Doğu’ya, Hindistan’a, Orta Doğu’nun diğer bölgelerine, hatta kısmen Türkiye’ye kaçışının altında işte bu çuvalın dibinin küflenmiş olduğunu düşünmesi yatıyor. Bana kalırsa bu düşünüş haksız değildir, içinde “doğanın özüne uygun bir varış” vardır. Bu varışa göre, hep aynı değerlerin altında ezilen insanlar, yaşadıkları kültürel değerler toplamının oluşturduğu kürenin içinde her ne kadar gazetelere haber olacak kadar bile başarılı olsalar da, hep bir hasret taşımaktadırlar. Bu “hasret” de doğanın özüne uygundur, doğa yineleyicidir, değişkenlik niteliğiyle sabittir, ancak kürenin içinde zirveye dahi yükselseniz, kürenin dışında huzur aramak zorunda kalabiliyorsunuz. Bana kalırsa bunun sebebi, sadece Batı için söylemiyorum, dediğim gibi doğanın özüyle alakalıdır, yani etrafta her şey değişirken insanın belki de bir ömür boyu peşinden koştuğu, yakalamaya çalıştığı başarıların niteliği de değişmeyecek mi? Ortalama 70 sene yaşadığını düşünürsek bir insanın, yaşamını adadığını düşündüğü, düşündürttüğü “öne atılma”, “diğerlerinden daha çok başarılı olma” arzusu da çürümez mi? Doğa en büyük çürütücü, insanın kendisi bile çürürken, sarıldığı değerler çürümez mi?

İçinde değerlerini barındıran çuvalın da içinde küresi var Harrer’in, bu küre onu başarılı bir dağcı kılmış. Öyle başarılı ki, hamile karısını doğal olarak çocuğuyla birlikte terk edip, Almanların ulusal davasının peşinde, “dünyanın çatısı” olarak adlandırdığı en yüksek noktaya çıkmaya gidebiliyor. Buradaki gidebilme durumu aslında şan ve şöhretin Batılı insanın egolarını yenememişliğindeki etkisini gösterir. Dedim ya kökler buradan beslendi diye, Achilles’in önüne iki seçenek konduğunda diğer ölümlü insanlar gibi basit, sıradan ve küçük mutluluklarla dolu bir yaşam yerine zorluklarla, acılarla dolu ancak bir o kadar da tanrıların katına layık bir yaşamı tercih etmesine benziyor bu. Hatta Achilles’in seçimi, Batı’nın yolunu, Batılının heyecanını şekillendirmiş görünüyor. Doğu’nun simgesi Troya’lı Hektor’un karısıyla vedalaşması, şehri adına canını ortaya koyması Homeros destanlarında kendi şan şöhreti adına savaşa girişmiş Achilles’in görünüşçe ve ruhça ezici üstünlüğünün gölgesinde kalmıştı. Kuşkusuz Seven Years In Tibet'i Homeros anlatıyor olsaydı, Çinlilerin şiddet dolu eziciliği bir üstünlük olarak sunulur, Kundun’un da söylediği “Hayat herkes için tatlıdır, bir insan bunu bilirse ne kendisine ne de başka bir insana zarar verir” şeklinde kendini gösteren Doğulu düsturu  gölgede kalır, Çinlilerin Tibetlilerin dinsel sembollerine, yaşam tarzlarına olan saygısızlıkları da Priamus hanedanından Briseis’in Akhaların fahişesi haline getirilmesi kadar doğal olurdu. Oysa filmde yine zikredildiği gibi “savaşamayacak kadar güçsüz olduğunda karşındakine sarılman gerek” anlayışı Batı’nın deli gömleğinde aşağılanası ve küçük düşürülesi bir tutum olarak algılanır. Çünkü içinde yetiştikleri çuval farklı.

Peki bütün bu söylediklerimde şöyle bir çelişki barınmıyor mu, filmde ve tarihte Tibetlilere karşı yaptıkları zulümlerle anılan Çinliler de söz konusu kriterlere göre nasıl Doğulu olabiliyor? Aslına bakılırsa Doğu – Batı ayrımının çok dikkatli yapılması gerektiğine dair bir uyarı niteliğinde bu husus. O halde Doğulu olsun, Batılı olsun insanın doğasından gelen bir çelişkiyle karşı karşıyayız. Bu çelişik durum filmde sadece Doğu’ya özgü olarak sunulmuyor, radyolardan, gazetelerden öğrenildiği kadarıyla (tarihsel süreçle de paralel) Batı’da da bir savaş vardır ve orada da Doğu’daki Çinlilerin “kötü” profiline benzer şekilde bir Alman tehlikesi söz konusudur. Filmde bu hususun altı dikkatle çiziliyor bana kalırsa. Tarihi güçlüler, zafer kazananlar yazar ya, her iki yakada da kötü rolün Batı tarafından çizilmiş olduğu da açık. Bunun sağlamasını şöyle yapabiliriz, II. Dünya Savaşı’nı Almanlar kazanmış olsaydı, nasıl bir tarih yazılırdı acaba?

Tibetli Dalai Lama’nın dinsel bir arka planı olan barışseverliği daha o küçükken bastırılmış olsaydı, bugün biz Tibet üzerine neyi konuşuyor olurduk, rasyonel dünyanın sıkıntılarından bunalan sosyetik kadınlar ücreti kredi kartıyla ödenmiş “günübirlik, anlık” suni huzur arayışları için yine Tibet’e giderler miydi ya da odalarının dekorunu Tibet felsefesine göre ayarlarlar mıydı? Galiba bunlar olmazdı, ancak başka şeyler, başka arayışlar olurdu. Rasyonel dünya kendisinden sıkılan modern vatandaşlarına alternatif mistik uyuşturucular üretirdi, üretiyor da zaten. Gerçi Doğu’su, Batı’sı da kalmadı, “değerlerin global paylaşımı” kapsamında herkes Youtube üzerinden malını dünyanın öbür ucundaki adamlara satabiliyor, Facebook’la kendi arayışına ortaklar edinebiliyor, suni sosyal ortamlara dahil olarak içindeki sosyalleşmeye meyilli hayvanın açlığını giderebiliyor. Konserler, film festivalleri, bahar şenlikleri, Ekşi Sözlük zirveleri hep işte bu hayvanın rasyonel dünyanın darağacından kurtulabilme, ipi boynundan atabilme arayışında uyuşturucu görevi görüyor. Harrer’in çocuğunun ve karısının değerini anlayabilmesi için Doğu’ya gitmesi gerektiği gibi, modern insanın insanlığının (hatta en saf haliyle canlılığının) değerini bilebilmesi için rasyonel dünyanın ilaçlarının ücretini karşılayabilmesi için yaşamının büyük bir bölümünü evle iş arasında mekanikleşmiş bir savruluşla geçirmesi gerekiyor.




Sonuçta uyuşmuş beyniyle çocuğuna giderek Dalai Lama’nın, yani Doğu’nun mistik tavırlarından bir tanesinin (kendisine yabancı olan)  kendisine hatırlatmış olduğu babalığına sarılmış, kendisiyle hesaplaşmış oluyor. Peki ya öyle mi gerçekten? Bu kadar basit mi her şey? Her şeyi, her değeri, her saplanışı, içinden çıkarken çuvalımızdan kapıp getirdiğimiz her şeyi, kısacası bizi biz eden her şeyi bir kenara koyup, yeni değerlerle dolu yeni bir dünyaya yeni bir benlikle atılabilir miyiz? Dalai Lama veya bir başkası, başka bir kültür bunu kürenin dışından bize verebilir mi? Ben açıkçası her türlü değer bütünlüğünün, özellikle de adına “bilgelik” denen insanı vahşi kılan tutkulardan vazgeçiş durumunun dış destekle sağlanabilecek suni bir kurtuluşla alakalı olduğunu düşünmüyorum. Çünkü bana göre her şey her şeydir, hiçbir şeyse hiçbir şey, bir şeyin karşılığı sadece ve sadece kendisidir. Bir şeyi başka bir şeyle karşılamak, doyurmaya çalışmak ilaçlama gibi bir şey, sadece ilaçlama. İnsan aydınlanır ama, topyekun başka biri olmaz. Zaten o aydınlanma da başkasının aydınlanmasıdır, o insanın değil. Çuvaldan çıkarken tutup getirdiğimiz her değeri yeniden yorumlamamız (en azından Nietzscheci "değerleri yeniden değerlendir" öğüdünden anladığım da budur), başka biri veyahut başka bir kültüre mensupmuş gibi düşünmemizden daha etkili, daha manalı, doğa doğal bir sonuç doğurur diye düşünüyorum.

İlacı kendinde saklı olan insan, başka bir şeyde değil.

07:41 - 6/5/2008 - yorum {yok} - yorum yaz


Journey To The Center Of The Earth

Kategori: Seyirler

Journey To The Center Of The Earth

Cengiz Çevik


 


“İnsanlığın ruhu engellenemez” diyordu Profesör Sir Oliver S. Lindenbrook (James Mason) filmin sonunda Edinburgh Üniversitesi öğrencilerine olan hitabında. Öyle bir hitap ki, bilimselliği metotlu, sistemli oluşunda yatan keşif başarısının gerektirdiği bir taçlandırma aslında. Yine filmin bir yerinde geçtiğince yeraltında değerleri ve görgüleri kanunlaşmış olan insanların lideri olarak (dünyanın/evrenin merkezine gidişte) Count Saknussem’i  (Thayer David) öldürmeleri gerektiğinde asistanı, öğrencisi Alexander 'Alec' McKuen ‘den (Pat Boone) şöyle bir söz işitmişti: “Bizler bir insanı öldürebilmek için fazla medeniyiz.” Batılı kafa yapısının her tarafına sinmiş olan insanca, insana yakışan tutum yerin altında da aynı ölçüde kendini gösteriyor demekti bu. Yerin üstünde de bunu örnekliyor film. Yani bizlerin dünyasında da... Hiçbir şekilde engellenemeyecek olan insanlık ruhunun bayrağı daha ileriye taşıyacak olan gelecek kuşaklarca  daha da yüceltileceğinden kuşkusu yok profesörün, hitabında şöyle diyor:


“Başardığı şeyi ispatlayamayan bir bilimadamı hiçbir şey başarmamış demektir. Hiçbir notum yok, hiçbir kanıtım yok. Elimde hiçbir kanıt olmadan ortaya çıkarak bu üniversitenin adını lekeleyemem.”


İşte bu hitap bu tutumundan ötürü tümüyle batılı kafaya uygundur. Bilimsellik nerede? Peki bilimselliğin insanlık ruhunun engellenemezliğine katkısı nedir? Ben coşkun öğrenci kalabalığına -onların gözünde- “başarmış olan” profesörün  hitabına baktığımda, bilimselliğe biçtiği rol ve yüklediği anlam açısından heyecanı sezebiliyorum. Neyin heyecanı?


Fiziksel adımını “5000 yıldan sonra insanoğlu Kayıp Atlantis’e adım atıyor” diyerek karşılayan profesörün heyecanı tabi ki. Bu aslında amaçlanan değildi. Amaçlanan başlarda bu yolculuğa çıkmaya karar verdiğinde yine profesörün dilinde şöyle sunuluyordu: “Tüm bilimlerin ana amacı bilinmeyeni anlamaktır. Dünyamız hakkında bildiklerimiz dış uzay ve yıldızlar hakkında bilgilerimizden daha az. En büyük gizem tam burada, ayaklarımızın altında.” Yani durulan, yaşanılan mekanın kendisini keşfetmekti amaç. Bunun da yapılabilmesi için asıl yardımcı olacak araç bilimsel metottu. Yine profesör şöyle diyordu: “Bilim tahmin üzerine kurulu bir oyun değildir.” Daha önceden dünyanın merkezine yol almış olan Arne Saknussem ‘in evvelce Kayıp Atlantis konusuyla ilgilendiğini öğreniyoruz, belki onun için asıl amaç Atlantis’i bulmaktı, ancak Prof. Lindenbrook ve asistanı için asıl amaç bilinmeyeni çözmekti.  İzlandalı izbandut yolculuğun bir yerinde diğer yolculardan Madam Carla Göteborg (Arlene Dahl) vasıtasıyla yolculuğun amacını sormuştu, Alec’in verdiği cevap aslında bunu tümüyle doğruluyordu:


“İnsanlar neden Kuzey Kutbu’na ulaşmaya çalışırken donarak ölür? Neden Amazonların bunaltıcı sıcağına katlanır? Beyinlerini neden göklerin matematiğini çözmekle yorar? İnsanın aklına bir soru düştü mü, bulması binlerce yıl sürse de o cevap bulunmalıdır.”


Sorunun peşinden gitmek, hikayenin temeli tümüyle bu.


Peki Jules Verne nasıl gidiyor ‘soru’sunun peşinden, ona bakalım biraz da.






Michel Serres ‘in bir makalesi var, Jules Verne’s Strange Journeys başlıklı. (Jules Verne's Strange Journeys, Michel Serres and Maria Malanchuk, Yale French Studies, No. 52, Graphesis: Perspectives in Literature and Philosophy, (1975), pp. 174-188) Orada çok önemli bir hususun altı çizilir. Denir ki şu ana kadarki tüm keşif yolculukları tamamlanmıştır, ya da biz tamamlanmış olan yolculukları bilmekteyiz. Gılgamış’ın,  Odysseus’un, C. Columbus’un ya da Atalanta’nın. Dünyanın haritası artık çizilmiştir. Filmde de zikredildiği gibi dış uzay ve yıldızlar hakkında bir hayli bilgi sahibiyiz. (En azından şimdilik işimize geldiği, yaradığı ölçüde. Yoksa  evreni tümüyle çözdük diye ortaya atılmışlık yoktur burada.) Olası bütün karşılaşmalar yaşanmıştır, insanoğlu karşılaşması gereken her dünyevi şeyle karşılaşmış, onu keşfetmiştir.  Oysa bütün bunlar J. Verne’ün yolculuklarından farklıdır. Zira insanın bütün keşifleri horizontal yani yatay bir seyir izlerken, J. Verne’ün yolculukları eski insanların dünyasına ulaşma amacını güder. (M. Serres, A.g.e., p.175) Bu açıdan bakıldığında filmdeki Arne Saknussem gerçek bir J. Verne kaşifidir.


Homeros’un Odysseia, Vergilius’un da Aeneis destanında çizmiş olduğu yolculuk haritalarının bana kalırsa hem bu filmde hem de J. Verne ‘ün doğrudan kendi hikayesinde  önemli bir öncüllüğü, rehberliği vardır. İnsan bir yerden başka bir yere amaç yüklenerek gider. Amaç yüklenmek! Tek-tanrılı dinlere göre Tanrı insana kendisinin en önemli özelliğinden pay vermiştir: Akıl. O akıl işte insanda  amacı doğuran, amaca yönelik davranmasını sağlayan. Filmde Profesörün amacına ulaşmasında yani “space of knowledges”’a varışında bilimsellik tümüyle etkin, bunu başta söylemiştik. Körü körüne bir gidiş değil onunkisi. Zaten başta işin ehli olan Prof. Göteborg’a mektup yollayarak tahminini bilimsellik zeminine oturtuyor. Batılı akademi anlayışı gereğince de Edinburgh Üniversitesi’nden diğer hocaların gözünde kısmen de olsa kaçıklaşıyor. Zira başta da belirttiğimiz gibi Saknussem’in izinden gitmek olarak da değerlendirilebilir bu yolculuk, yani zamanında Kayıp Atlantis gibi ancak kaçıkların uğraşacağı (!) bir meseleye dalmış olan bir adamın izinden. Ama yine yukarıda belirttiğimiz gibi, aslında onunkisi Saknussem’inkinden farklıdır. O bilinmeyenin peşindedir, Saknussem ise tam bir J. Verne kaşifi olarak Kayıp Atlantis’in. Tabi Atlantis hikayesinin bilim nezdinde ciddiyetsiz bir konu olması filmin sonunda Profesörün elinde kanıt olmadığından kendisini başarılı saymıyor olmasıyla da alakalıdır. Atlantis’e dair kanıtımız sadece kimi eski ütopyalar (örneğin Francis Bacon, Nova Atlantis : http://cdurusken.blogcu.com/8890441/ ) ve Platon’un Timaios metniyse, bununla ciddi ciddi uğraşmak ancak fantastik edebiyata uygundur, bilimin herhangi bir koluna değil. İşte kırılmanın yaşandığı yer buradadır.  M. Serres’in makalesinde vurguladığı “horizontal” biçimdeki keşif yolculuğu Saknussem’in Atlantis’i buluşunda yoktur. Onun yolculuğu eski insanların dünyasına yöneliktir, haritaya değil. Oysa Lindenbrook’un yolculuğu haritaya, insanlığın o andaki ve gelecekteki bilgi hazinesine yöneliktir.




Aslına bakılırsa buradaki bilinmeyene  yolculuk  konusunda oluşan çift başlı durum başka eserlerde de karşımıza çıkar. Buna en yakın örneği vermekte rahat olmam gerekirse, Morris West’in  Tha Navigator adlı eseridir (Eser 1982 senesinde Metin Yurtbaşı tarafından “Denizci” adıyla çevrilmiş, İnkılap ve Aka Kitabevleri Koll. Şti. tarafından basılmıştır). Eserde West’in esas oğlanı Dr. Gunnar Thorkild atalarından kendisine miras kalan mana’nın peşinde koşuyordu. Hawai Üniversitesi’nde mevkisini yükseltmek için hazırlamış olduğu tezin bilimselliği tartışılmış ve tezde böylesine sihirli ve mistik niteliği bulunan bir adanın gerçekmiş gibi anlatılmış olması üniversitenin bilimsel ortamına aykırı bulunmuştur. Bunun üzerine Thorkild kendisine bir ekip kurarak bu ara ayıla bayıla izlediğimiz Lost dizisindeki adaya benzer olan bu adaya  doğru yola çıkmış, bir kaza sonucu “Hızlı Kuş” adı verilen gemisi parçalanmış ve mürettebattakilerle birlikte söz konusu adada –kendisine kalan mana içinde- yeni bir yaşama başlamıştır. Şimdi West’in anlattığı bu mana arayışı da aslında Saknussem’in Atlantis manası peşinde koşuşuna benzer. İkisi de bilimsel bir amaç gütmez, ikisi de heyecan verici bir bilgi sunar ancak bu haliyle sadece fantastik alana seslenir.  West’in The Navigator’ından iki ifade bunu iyi gösterir. Birincisine göre  akademik kurul Dr. Thorkild’in mana dolu adayı anlatan tezini şöyle reddeder:



“Ada efsanelerini özenle toplamada ve bunları yayınlamada büyük bir ustalık gösterir. Fakat bazen bu efsanelerdeki gerçek payını ölçmede büyük yanlışlıklara düşer. Büyük haritacıların, hatta gökyüzündeki uyduların bile kaydetmediği bir noktayı Bay Thorkild gerçek bir ada olarak gösteriyor kayıtlarında: Güya Pitcairn ile Yeni Zelanda arasında, açıklarda bir yerde, henüz bulunamamış, kabile insanları ve denizciler için mezar olan bir ada vardır Bay Thorkild’e göre.” (sf.16)


İkincisi ise tezin reddedildiğini Thorkild’e açıklayan dekanla onun arasında geçen diyalogdur:

-Tezini okudum, güzeldi. Açık seçik, akla yatkın, gayet iyi bir şekilde belgelendirilmiş. Fakat son bölümde karıştırmışsın. Bilim adamlığından kalkıp, birtakım kestirimlerden hareket etmişsin. Sadece teori olarak kalabilecek bir yerin gerçek olduğunu iddia etmişsin.
                -Böyle bir yer var, biliyorum!
                -Nasıl?
                -Bunu bana söyleyen adam benim büyükbabam, Kaloni Kienga. O kağıtta yazılı olanların hepsini bana o öğretti.
                -Ve sana kanıtladı da?
                -Evet.
                -Fakat bunu kanıtlamadı. Ya da kanıtladı da, sen tezinde belirtmedin. Bütün bilim adamlarının yüzlerine karşı: “Bu böyle! İster kabul edin, ister etmeyin, çünkü ben söylüyorum” dedin. Tekrar soruyoum, peki neden yaptın bunu?
                -Çünkü insan bir yerde bir şeyi inanarak kabul etmek zorundadır. Kaloni Kienga büyük bir insan. Kafasında binlerce yıllık bir geleneğin bilgisi kilitli. Ben ona inandım. Hala da inanıyorum. Her insanın kendi inancı olmasına hakkı yok mu?
(sf.18)

Tabi buradaki çift başlı durum açık seçik bir şekilde  başka bir çift başlı durumu ortaya koyuyor: Akıl ve İnanç!




Akıl ve İnanç çatışması (bkz. Fides et Ratio) başardığı şeyi ispatlamaya kilitlenmiş, mecbur bırakılmış  olan hakiki bilim adamını ilgilendirmez, ilgilendirmediği noktada da zaten bilimin sınırları içinde kalmış olur. Filmdeki ve M. West’in eserindeki profesörler bu açıdan farklılaşmıştır. Biri bilimin sınırları içinde kalmış, diğeri inanç sahibi olma hakkını savunarak, inancının gerektirdiği yolculuğa çıkarak Saknussem’leşmiştir.


Aslında her noktada her insan Saknussem’leşebilir, Thorkild’leşebilir. Zira dedim ya başta, insan akleden yani cogitans’tır (http://jimi.blogcu.com/3421107/), hayatın statik bir amacı yoktur. İnsanların statik amaçları yoktur. Her amaç aslında başka bir amaca bağlanabilir ya da bağlanamaz. Önemli olan o amacın olmasıdır. Bu açıdan bakıldığında karar sizin, J. Verne’ün bir kahramanı olarak yatay bir yolculuğa mı çıkmak istersiniz, yoksa hayallerinize, inançlarınıza dikey düşen bir yolculuğa mı? Neyi keşfetmek istiyorsunuz? Kendi Atlantis’inizi mi? Nereye varmak istiyorsunuz? Kendinize mi? Sonunda kendi sorunuza vereceğiniz kendi cevabınıza mı? Bana kalırsa izbandut İzlandalının sormuş olduğu “Neden bu yolculuk?” sorusunun hiçbir manası yok, zira insan zaten cogitans bir varlık olduğu için yolculuğa zorunludur. Bu insani oluşa bağlı bir problemdir. İnsana aittir. İnsan bilgiyi özümsemek ister, çünkü düşünce sahibidir. O halde Atlantis’inize gidin ya da gitmeyin, hepsi insancadır. Sadece karar vermek belki de, sadece bir şey yapmaya karar vermek. İnsanlığın en temel noktası. Karar vermek. 


Filme alakalı söylenebilecek çok şey var elbette, ben sadece bana düşündürdüğü şeyleri yazmak istedim. Onun dışında filmin hiç sıkıcı olmadığını yer yer hoş diyaloglarla güldürdüğünü (örneğin yolcularımız yerin altında dinlenirlerken madamın bir yerlerde yürümekte olan birilerinn ayak seslerini duyduğunu söylemesi üzerine, Profesörün şu ifadesi müthiştir: “Zamanın başlangıcından beri kadınlar ayak sesi duymuştur, şimdi uyuyoruz rahatsız etmeyin vb.” veya yerin altında bir kayayı parçalayabilmek adına suni heyelan yaratmak istediklerinde, Tanrı’ya sığınan Alec’in “Dünyanın ve Cennetin efendisi...” diye başlayan duasını yarıda kesen Profesörün şöyle demesi: “Ne olur ne olmaz, onun krallığına sınır koyma.” Vs.), yer yer 50-60’lı yılların efekt imkanlarını iyi gösteren bir film olarak değişik hislerle bizi sardığını,  Bernard Herrmann’ın bestelerinin yine coşturduğunu söylemek gerek.

 

 

 

 

20:36 - 9/4/2008 - yorum {2} - yorum yaz


Dead In 3 Days

Kategori: Seyirler


Dead In 3 Days


Cengiz Çevik


Böyle kaç film izledik ben hatırlamıyorum artık, tek tek klişeleri saymak filmin berbatlığını ortaya koyabilmek adına gereksiz. Keşke teen slasher gibi bir tarz olmasaydı da önüne gelen bu alanda film çekmeye girişip, artık izleyici için kötü tekrar demek olan “gençler bul ve parçala” aksiyon çabasına saplanıp kalmasaydı.








High Tension’da (Haute Tension) kısmen bu saplantı kırılmış olduğundan ve bizlere başka türlü bir film seyrettirmek istediklerini hissettirmişlerdi. Ancak Türkçesiyle “Üç Gün İçinde Öleceksin” namlı bu filme geldiğimizde,  baş kısımda paragrafın başında adını zikrettiğim filme benzer bir şekilde ormana benzer bir yerden eli yüzü kanlı bir halde -yarı sürüngen mode’u aynı zamanda- çıkan bir kız çocuğu  yolda kendisine denk gelen polise “Nina’yı kurtarın... Nina... Nina...” diyerek ağlaşıyor. “Acaba” diyoruz, ancak o kadarla da kalıyoruz. High Tension’daki farklılığa, salt gerilim yaratmaya yönelik çabaya bu filmde rastlamıyoruz. Film nasıl başlamışsa öyle bitiyor. Ne bir hız, ne bir açımlama.


Ta Friday The 13th’ten beri bilmemkaç defa böylesi filmlere konu olmuş olan küçük çocuğunu kaybetmiş ebeveynin birilerinden intikam alışına dair hikayeyi daha filmi izlemeye başlamadan önce aktarmış olsalardı bana, herhalde hiç oturmazdım başına. Konu klişe, işleniş ise daha klişe! (Nasıl oluyorsa!) Hayatındaki tek eğlence babasının arabasıyla gezip, partilerde sürtmek ya da evde rock parçaları eşliğinde kendinden geçmek olmak gerizekalı liseli çocukların ( http://sinema.milliyet.com.tr/Images/Film/Galeri/360/1684/1684_73.jpg )  birbirleriyle olan ilişkileri aktarılıyor önce. Sonra içlerine katılmayan başka bir liseli asosyal gerzeğin (Patrick: Julian Sharp) onların cep telefonlarına filmin Türkçesine ve Almancasına adını veren üç gün içinde mevta olacaklarına dair mesajları atmış olduğunu düşünmemiz isteniyor. Neyse ki çok geçmeden asosyal liseli de mevta olunca, “hm demek oyun isteyen katil başkasıymış” diyoruz, demek zorunda bırakılıyoruz! O kadar şaşırıyoruz ki bu noktada, o kadar olur. Hatta bir ada yediğimiz falso midemize oturuyor da, Mona’yı (Julia Rosa Stöckl) yerli yersiz dik bakışlarından ötürü katil zannediveriyoruz. Al sana ikinci bir falso.




Aslında filmi izlemeye karar vermiş olmak bir “falso vermek” sayılmalı! İnsan oturur da hakkında ne yazılmış, nasıl yerden vurulmuş bir bakar, internet elinin altında. Hatta IMDB’nin 10 üzerinden 5.4 vererek sınıfı geçirdiği bu filmin (http://www.imdb.com/title/tt0808315/)  yarısına bile gelmeden bırakmak da olasıydı, ama neylersiniz ki, ben bu olasılığı önemsemedim.


Tek tek karakterlere bakarsak, Nina (Sabrina Reiter) tam anlamıyla bir beyinsizdir. Bir insan evladı düşünün ki, ölüm tehditi olarak niteleyebileceği bir mesaj aldığı ve sevgilisinin hunharca öldürüldüğü bir zamanda çıksın da don – tişörtçe bahçedeki kediyi içeri alsın ya da cam pencere açık bıraksın. Tip itibariyle bir türlü ısınamadım ben bu hatuna. Film boyunca konuyu, işlenişi, şunu bunu geçtim, tip olarak böyle bir hatunun (http://www.imdb.com/name/nm2274783/ ; http://www.salzburg.com/wiki/images/thumb/2/2d/Sabrina_Reiter.jpg/180px-Sabrina_Reiter.jpg ; http://www.sinema.com/images/original/28197.jpg ) esas kadınlığa tercih edilmiş olmasını anlayamadım. Genel bu tarz “genç bul –parçala” filmlerinde daha hüzne yakın tipler tercih edilirdi. Ha şimdi diyeceksiniz ki “yahu sana da yaranılmıyor, hem klişeden rahatsızsın, hem de genelde nasıl oluyorsa, bu hususta yine öyle olsun, istiyorsun”. Ama tam kastettiğim bu değil, filmin saçma kurgusu gereğince erkek arkadaşından bir süre haber alamadıktan sonra göl (nehir?) kenarına gidip de, tesadüf eseri orada erkek arkadaşını suyun dibine batırılmış olarak görmesi ve suya atlayıp çıktıktan sonra yaşadığı, bizlere yaşattığı hüzün alabildiğine samimiyetsiz. “Dead Woman Walking”e özenmiş olmalı ya da filmde oynaması için kafasına silah dayanmış! Kısacası ısınamadık kendisine, rahatsızlık verdi. Filmin gereksizliğine tam ayak uydurmuş diyebilirim rahatlıkla.


Mona karakteri (http://www.imdb.com/name/nm2274778/) yukarıda da dediğim gibi tekerlekli sandalyesinden kendisinden sürekli bir şeyler isteyen babasının altında ezildiğinden ya da arkadaşları arasında Türk filmlerine özgü bir aileden utanma hissinden muzdarip olduğundan mıdır nedir, dengesiz biri olarak görülüyor. Filmde öyle bakışları var ki, zannedersiniz, cep telefonundan arkadaşlarını motive eden katil! Bir ara yatakta Nina’nın arkasından sarılarak onu motive edişi ise hafif lezbiyenliğine buladı odayı, bulamadı değil. Belki 2009’daki ikinci filmde (http://www.imdb.com/title/tt1188993/) bunun üstüne oynarlar, hafiften çaktırdıkları hususu daha da derinleştirip Nina’yla yaşanmış bunca olayın üstüne seviştirirler ve filmi bizim abazan liselilere de daha izlenebilir kılarlar. Yoksa o filmden de bir numara olacak gibi görünmüyor.




Bu sahne niye vardı filmde, biri bana anlatsın lütfen!



Clemens (Michael Steinocher), Martin (Laurence Rupp) ve Alex (Nadja Vogel) karakterleri ise her birine ayrı bir paragraf ayrılmasını haketmeyecek kadar silik. Al birini vur ötekine, hatunun “sweet lingerie”sini gösterip abazanlara masturbasyon imkanı sağlayan kurguculara göre Martin’in alafrangada çişiyle yaptığı gösteri de hoş, komik olsa gerek. Tam seyirlik! Clemens karakterinden bahsedebilmek imkansız, niye böyle bir karakter koymuşlar bilmiyorum. Tahmin yürütmek gerekirse, karakter enflasyonu başlıca unsur olabilir.


Bayern Munich’in defansından bir neferi anımsatan adıyla Kogler ise (Andreas Kiendl) bir filmde oynamış polise en benzemeyen polis olsa gerek. O da tesadüflerin adamı! Devriye gezerken mutlaka kanlar içinde bir yerden kaçmakta olan bir kız çocuğuna çarpar. Bir yakını olduğunu bildiğimiz Martin’in ortadan kaybolmuş olmasını ilk başta önemsemeyip, daha sonra ölüsü bulununca üzülmüş ve kendisini olaydan sorumlu tutmuş gibi görünse de, nereden bakarsanız bakın, “Sen ne biçim polissin? Sizin memlekette emniyet teşkilatı ne iş görür? Neden adı geçen evi adam gibi aramıyorsunuz? Ab yasaları mıdır polisin belini büken he?” demeniz mümkün.


Filmin has ailesi olan Haas’lara ise hiç fazla değinmiyorum.




Her şeyin çakmasını gördük de, çocuğunun ölümünden başkasını sorumlu tutan anne tipinin çakmasına şahit olmamıştık. 13. Cuma'da Pamela Voorhees’in en azından makul bir sebebi, görgü tanıklığı ve buna mukabil saygınlığı vardı. Yani bunlara sahip olmayan bayan Haas da itici geldi bana, çakmalığı da burada zaten, laf olsun diye varmış gibi geldi.


Filmle ilgili söyleyeceğim son şey şu olsun: “Önünüze gelen her filmi izlemeyin diye yorum yapmak istemiyorum ama zamanınızı doğru, verimli bir şekilde harcamanız, elinize geçmiş olan filmi izlemeden uçurarak ‘boşyerelik’ hoşnutsuzluğuna düşmenizden daha önemli.”


Ciddiyim.

 

19:45 - 7/4/2008 - yorum {yok} - yorum yaz


Sonraki Sayfa
Hakkımda

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
face book scholars
ek$i sözlük
gezzo mail grup
MAVI SAKAL FANS
Francis Bacon
Kategoriler
Son Yazılar
- Yeni BLOG
- Yeni Blog
- Horatius, Sermones I.1'den (Çeviri Çalışmam)
- Francis Bacon Çalışmalarımdan...
- jimi the kewl kimdir, nedir?
- St. Antuan Kilisesi'nden Taşan...
- Cicero'nun In Catilinam'ından Çevirdiğim...
- Cemil Meriç, "Çağları İle Kaynaşanlar" Üzerine
- Ritchie'nin Özetlediği Perseus - Medusa Hikayesi
- Bir Zamanlar Pembo Diye Bir Keranacı Vardı...
Arkadaşlarım
ilk100blog
bacon
atyarisialtili
copernicus
gozdesaral