jimi the kewl experience !

Tomris Uyar, Çevirinin Ortaklıkları

Kategori: Vesikalar , Deneme
ÇEVİRİNİN ORTAKLIKLARI
Tomris Uyar



Ortak çeviriye neden girişildiği konusunu yanıtlamadan önce konunun sınırlarını çizmeliyim: bana göre, çevirmenlerin aynı yazardan ya da şairden tek başlarına yaptıkları çevirilerden oluşturdukları bir kitap 'ortak çeviri' kapsamına girmez, daha çok bir derleme niteliğindedir. Bölümlerini paylaştıkları bir roman, şiirlerini paylaştıkları bir şiir kitabı da yine bu görüş doğrultusunda ortak bir ürün sayılamaz. Çünkü ortak çeviri, birlikte solunan bir dil ortamı, birlikte kurulacak bir biçem gerektirir. Peki kişi, kendi başına pekâlâ üstesinden gelebileceği bir çeviriyi neden başkasıyla paylaşmak ister ki?
İkisinin de sözkonusu kitabı çok sevmeleri, anadillerine birlikte kazandırmak istemeleri olabilir yanıtlardan biri. Ama bu yanıt, profesyonel bir bilinçten çok amatör bir coşkuya dayalı olduğundan iyiniyette düğümlenir çoğu kere. Geliyoruz ikinci yanıta...

Cemal Süreya ile dergilerde kalmış tek tük şiir çevirilerimiz dışında, kitaplaşmış iki ortak çevirimiz var: Exupery'nin Küçük Prens'i ile Apollinaire'in Bir Aşk Kırgınının Şarkısı. Bu çevirileri yapmak için Cemal Süreya'nın benim yardımıma gereksinimi yoktu: Fransızcayı bilen oydu; bana, onun önerdiği Türkçe karşılıkları benimseyip benimsemediğimi belirtme görevi düşüyordu. Tek ciddi çekişmemiz, kitabın adında oldu. Cemal Süreya Bir Aşk Kırgınının 'türküsü' demekte diretiyordu, bense chanson geleneğinden gelme bir yazarı türkü aracılığıyla Türkçeleştirmeye kesinlikle karşıydım. Demek bu çevirilerde ortak seçilmemin asıl nedeni, dilinin büyüsüne kapılıp çeviriyi özgün metine göre çok daha sevimli, alımlı hale getirebilecek bir şairin bu eğilimini bir anlamda denetleyebilmemdi. Seçtiğimiz yapıtların, kuru bir dille çevrildiklerinde büyülerini yitirecekleri, öte yandan coşkuyla bezendiklerinde kendilerine özgü yalınlıktan uzaklaşacakları belliydi. Belki de evde sık sık yaptığımız bu tartışmayı somutlamak için bu ürünleri seçmiştik.

Günler yetmiyormuş gibi geceleri de uykudan fırlayıp yeni önerileri sigara paketlerinin arkasına yazıyorduk. Gören olsa, dünyayı kurtarmakta kararlı olduğumuzu sanırdı. Birbirimizin diliyle zenginleşiyorduk galiba.

Bir başka yazımda da söylediğim gibi, Cemal Süreya'nın sonraları Küçük Prens'i başka bir yayınevinde yalnızca kendi imzasıyla yayımlatma isteğine karşı çıkmadım; maddi koşulların baskısını bilmez miyim? Telefondaki sesinin titremesinden de etkilendim tabiibelki de yaşam süresince yapılabilecek en uygunsuz tekliflerden biriydi, biliyordu, ama sıkışmıştı paraca. Tek koşul ileri sürdüm. yeni basımlarını hep benim gözden geçirdiğim çeviriyle artık kendisi oynayacaktı, ben asla! Ortak çeviri, ikiye bölünemezdi bence. Onu bölmek, çeviri sırasında yaşanılan zor ve keyifli saatlere bir ihanetti. Olsun varsın!

Yanıtlardan biri de Turgut Uyar'la birlikte çevirdiğimiz Lucretius'un Evrenin Yapısı adlı yapıtında yatıyor. Konu bambaşka. İkimiz de Latince bilmiyoruz. Ben ünlü düşünürün ne dediğini İngilizce çevirilerinden, yarım yamalak Fransızcamla sökebildiğim Fransızca çevirilerinden kavramaya çalışıyorum. Dizilerde elli bir vuruşu geçmemek gerekiyor yayınevinin aynı dizide yer alan öbür örneklerine bakıldığında. Latincesinden de şairin en azından uyak gözetip gözetmediğini, tümceleri nasıl böldüğünü anlayabiliyoruz. Ama bu çevirinin 'ortak' olması şart, değil mi? Yani yabancı dil bilen biriyle Türkçeyi avucunun içi gibi bilen birinin ortaklığı. Yabancı dil bilen çevirmen şiir yazmıyor, dolayısıyla dizelerin nasıl kurulacağını da pek kestiremez; şairse bu dizelerin uzmanı.

Ortak çeviri, ancak zorunlu durumlarda yapılabilir, demek istiyorum. İki ayrı kişiliğin biçemlerinin birbirinden ayırdedilemediği bir birliktelik ortamında. İki yarımdan değil, ancak iki bütünden bir bütün yaratılacağına inanıldığında.



Kaynak: Tomris Uyar, Tanışma Günleri / Anları (1989-1995), Sf.87-89, Can Yay. 1995.

01:34 - 16/1/2008 - yorum {yok} - yorum yaz


Cemil Meriç, Cengiz'e Mektup (Jurnal'den)

Kategori: Vesikalar , Kitap


Cemil Meriç, "Cengiz'e Mektup"
(Jurnal'den)



Yaptığı işten memnun olan yok, diyor ihtiyar Horace. Mesleğini isteyerek seçen de şikayetçi. Kader komedilerini yüzyıllardan beri bize saklamış, bize yani Şarka. Bu satranç tahtasında Vezir paytak, Atın önünde daima et. İşbölümü. Hangi işbölümü? Aydının omuzundaki yük bir düzine şaman'ın taşıyamayacağı kadar ağır. Her şeyi bilecek, bilecek ve yapabilecek.


Mesleğini isteyerek seçmek... nerede? Spencer mühendisti. Paul-Louis Courier asker. Rodin tutturmuş yaptığın işten zevk alırsan sanatkârsın diye. Seçitn hürriyeti hudutsuzmuş gibi. Aristo'ya meyhane çıraklığı yaptınr bu cemiyet. Hegel'i Çemişkezek'e Almanca hocası yollar. Kalabalık bayılır insan beynine. Hemcinsini bir kaplan açgözlülüğü ile yutmaz. Medenidir kâfir. Beynini yer, kalbini yer. Ama gemideyiz, kaptan asırlardan beri sarhoş, tayfalar amelimanda. Her fırtınada bir parçası kopmuş geminin ve kopuyor. Bu gemiden kaçan kaçana. Sen gemiden kaçmak istemiyorsun. Kamarada, kamaralarda esrar içen yolcular. Salonda, salonlarda caz, çıplak kadın eti, ter, esans.


Bir köşede alnını yumruklamak ve kadere sövmek ağız dolusu. "Les Chemins de la Libertâ'yi okudun mu? Kopan, bedbaht'tır. Bir dâvaya, bir mezhebe bağlanmak. Her dâva karanlık, her mezhep gülünç. Ya sana koşacak kalabalık, karşında el pençe divan duracak. Ya sen onun içinde eriyeceksin. Yalnızlık cüzzamlıya yaraşır. Cüzzamlıya ve Tanrıya. Okuyan kopar. Din, bir kavme benzeyen ondandır, diyor. Sen hangi kavme benziyorsun dostum. Arkanda birbirine dil çıkaran kilometre taşları. Yol yarılanıyor yavaş yavaş. Ne yaptın? Senden evvelkiler ne yaptı? Ya "Candide" gibi köşene çekil, iddiasız, sinirsiz gününü gün et. Ya boğuş. Kolların bağlı. Kendin bağladın. Lete'de yıkanmak. Lete yok. Ama uçurumlar da zirveler kadar cazip. Ne istiyorsun? Tevekkül güç, isyan vahim. Pascal'ın parmağı kiliseyi gösteriyor. Marx'inki kalabalığı.


Bu belde'de matematikçi garip bir tufan öncesi hayvan. Ne yer, ne içer, neye yarar. "Abstrait" ile uğraşmak mirasyediliğin ta kendisi. Yangında tulumbacıya ihtiyaç var. Zekalar Sfenks'in boğazına sarılmalı, hayatı kucaklamalı. Matematik, şiir. Matematik, kaçış. Adeta bir ihanet. "Dairelerime dokunmayın" demiş koca Arşimed. Dünyanın bir tarafında ilmin istiklal ve haysiyetini haykıran büyük bir "temoin"a ihtiyaç vardı. Türkiye'de Arşimed'e ihtiyaç yok. Yani tarih ona böyle bir misyon yüklememiş. Dertlerini anlayabildim mi acaba? Arada uzun bir gürültü patırtı. Sesin duyulmuyor. Ama bu hepimizin derdi değil mi? Kopmak ve bağlanamamak
.

21:24 - 2/1/2008 - yorum {1} - yorum yaz


S. W. Hawking, Evrenin Doğuşu Ve Yazgısı "Zamanın Kısa Tarihi

Kategori: Vesikalar , Bilim

S. W. Hawking

 

Evrenin Doğuşu Ve Yazgısı

 



Einstein'ın genel görelik kuramı, tek başına, uzay-zamanın büyük patlama tekilliğinde başladığını ve (tüm evren çöktüyse) büyük çatırdı tekilliğinde ya da, (yıldız gibi yerel bir bölge çökseydi) bir kara deliğin içindeki bir tekillikte sona ereceğini öngörmekteydi. Deliğe düşen tüm maddeler tekillikte yitecek, ve yalnızca kütlelerinin çekim etkisi dışarıda duyulakalacaktı. Öte yandan, tanecik etkileri hesaba katıldığında, maddenin kütlesi ve enerji sonunda evrene geri dönecek ve kara delik, içindeki tekillikle birlikte buharlaşıp uçarak sonunda yokolacak gibi görünüyordu. Kuvantum mekaniğinin büyük patlama ve büyük çatırtı tekillikleri üzerinde de bu ölçüde çarpıcı bir etkisi olabilir miydi? Kütlesel çekim alanlarının, tanecik etkileri yok sayılamayacak denli kuvvetli olduğu ilk ve son aşamalarında, evrende neler olup bitmekte? Evrenin gerçekten bir başlangıcı var mı? Ya da bir sonu? Varsa nasıl?
...
Bilim, evrenin, herhangi bir anda durumunu biliyorsak daha sonra nasıl ilerleyeceğini, belirsizlik ilkesinin belirlediği sınırlar içinde söyleyebilen bir yasalar takımı ortaya çıkarmış durumda. Bu yasalar aslında Tanrı tarafından buyurulmuş olsa da öyle görülüyor ki Tanrı o andan sonra hiç işe karışmadan, evreni yasalarına uygun biçimde gelişmeye bırakmış. Ama evrenin ilk durumunu ya da başlangıç koşullarını nasıl seçmiş? Zamanın başlangıcındaki «sınır koşulları» neydi?

Buna, Tanrı evrenin ilk durumunu, anlamayı umamayacağımız nedenlerle seçti biçiminde bir yanıt verilebilir. Her şeye gücü yeten varlığın gücü kuşkusuz buna da yeter ama böylesine anlaşılmaz bir biçimde başlattıysa evreni, niçin anlayabileceğimiz yasalara uyarak evrimlemeye bıraktı? Bilim tarihi tümüyle olayların keyfi bir tarzda oluşmayıp, tanrısal olsun olmasın belli bir kurulu düzeni yansıttığının yavaş yavaş farkına varılışıdır. Bu düzenin yalnızca yasalar için değil, evrenin ilk durumunu belirleyen uzay-zamanın sınırındaki koşullar için de geçerli olduğunu varsaymak çok doğal olacaktır. Hepsi de yasalara uyan, ilk koşulları değişik çok sayıda evren modeli bulunabilir. Evrenimizi tanımlayacak belli bir ilk durumu ve dolayısıyla bir modeli içmemiz için bir ilke olmalı.

Aradığımız ilke, düzensiz sınır koşullarında olabilir. Bu koşullar, açıkça belirtmeden evrenin ya sonsuz büyüklükte olduğunu, ya da sonsuz sayıda evren bulunduğunu varsayarlar. Düzensiz sınır koşulları altında, büyük patlamadan sonra uzayın belirli bir bölgesini belirli bir durumda bulmanın olasılığı ile aynı bölgeyi başka herhangi bir durumda bulmanın olasılığı, bir anlamda aynıdır; aynı evrenin ilk durumu tamamen gelişigüzel seçilmiştir. Bu evrenin ilk evrelerde büyük bir olasılıkla düzensiz ve karmakarışık olduğu anlamına gelir, çünkü evrenin düzensiz ve karmakarışık bulunabileceği durumlar, düzenli ve düzgün bulunabileceği durumlardan sayıca çok daha fazladır. (Her durum eşit olasılıkta ise, evrenin düzensiz ve karmakarışık durumda başlaması daha olasıdır, çünkü bu durumlar daha çoktur.) Böylesine düzensiz ilk koşulların, bugün büyük ölçekte böylesine düzgün ve düzenli evrenimizin çıkış noktası olabileceğini kavramak çok zor. Ayrıca böyle bir modeldeki düzensiz yoğunluk değişimlerinin, gamma ışını gözlemlerinden    saptanan    üst sınırdan çok daha fazla sayıda erken kara deliğin oluşumuyla sonuçlanması beklenirdi.

Evren eğer gerçekten sonsuz büyüklükteyse, ya da sonsuz sayıda evren varsa bir yerlerde düzgün ve düzenli bir biçimde başlamış birtakım büyük bölgelerin bulunma olasılığı da vardır. Bu biraz, çok bilinen, maymun sürüsünün daktiloların başında habire tuşlara basması öyküsüne benziyor;   Maymunların yazdıklarının hemen hepsi saçmasapan olsa da tamamen rasgele bir biçimde ve tamamen şans eseri Shakespeare'in sonelerinden biri ortaya çıkacaktır.

Benzeri biçimde evren bağlamında, şans eseri düzgün ve düzenli bir bölgede yaşıyor olabilir miyiz? İlk bakışta bu oldukça zayıf olasılıkta görünebilir, çünkü böylesi düzgün bölgeler düzensiz ve karmakarışık bölgelerden çok daha az sayıdadır. Ama, ancak düzgün bölgelerde yıldız kümeleri oluşabileceğini ve koşulların kendimiz gibi karmaşık, kendini üretebilen ve «Evren niçin böyle düzgün?» sorusunu sorabilen organizmaların gelişimi için uygun olabileceğini düşünelim. Bu «Evreni böyle görmemizin nedeni varlığımızdır» tümcesiyle de açıklanabilecek «insancı» dediğimiz ilkenin uygulandığı bir örnektir.

İnsancı ilkenin iki yorumu vardır; zayıfı ve güçlüsü. Zayıf insancı ilke, uzayda ve/veya zamanda sonsuz ya da çok, büyük bir evrende, zeki yaratıkların gelişimi için gereken koşulların ancak uzayda ve zamanda sınırlı, belli bölgelerde sağlanacağını belirtir. Bundan dolayı bu bölgelerdeki zeki yaratıklar evrende bulundukları yerin kendi varlıkları için gereken koşulları sağladığını gözlemlediklerinde şaşırmayayacaklardır. Zengin bir kişinin varlıklı mahallede yoksul görmemesini andırır biraz bu.

Zayıf insancı ilkenin kullanıldığı bir örnek, büyük patlama olayının niçin yaklaşık on milyar yıl önce olduğunun   «açıklaması» dır.  Zeki varlıkların evrimleşmesi için yaklaşık o kadar süre gerekir.  Yukarıda açıklandığı gibi, önce ilk kuşak yıldızlar oluşmalıydı. Bu yıldızlar baştaki hidrojen ve helyumun   bir bölümünü bizim anamaddemiz olan karbon ve oksijen gibi elementlere dönüştürdüler. Sonra, yıldızlar süpernova biçiminde patladılar ve döküntüleri aralarında şimdi yaklaşık beş milyar yaşında olan güneş sistemimizin de bulunduğu diğer yıldız ve gezegenleri oluşturdu. Dünyanın varoluşunun ilk bir iki milyar yılı içinde sıcaklık herhangi karmaşık bir varlığın gelişimi için çok yüksekti. Sonraki üç milyar kadar yıl, basit organizmalardan zamanı büyük patlamaya dek ölçme yetisinde varlıklara doğru yavaşça ilerleyen biyolojik evrim sürecine ancak yetti.

Zayıf insancı ilkenin geçerliğini ya da yararlığını çok az kişi sorgular. Ancak bazıları daha ileri gidip ilkenin güçlü yorumunu öneriyorlar. Bu yoruma göre, her biri kendi ilk durumuna ve belki de kendi bilim yasaları takımına sahip çok sayıda değişik evrenler ya da tek bir evrenin çok sayıda değişik bölgeleri vardır. Bu evrenlerin çoğunda koşullar karmaşık organizmaların gelişimine uygun olmayacaktır; yalnızca bizimki gibi bazı evrenlerde zeki yaratıklar gelişip şu soruyu sorabileceklerdir: «Evren niçin gördüğümüz gibi?» O zaman yanıt basittir. Başka türlü olsaydı, biz burada olmazdık!
...
Uzay ve zamanın sınırsız, kapalı bir yüzey oluşturabileceği düşüncesinin, evrenin işleyişinde Tanrı' nın rolüne ilişkin etkisi bulunmaktadır. Bilimsel kuramların olayları açıklamaktaki başarısı sonucu, çoğu kişi Tanrı'nın evreni bir takım yasalara uyarak evrimleşmeye bıraktığına ve evrene karışıp bu yasaları çiğnemediğine inanır olmuşlardır. Ama bu yasalar, evrenin başlangıcında nasıl olduğunu belirtmemektedirler -mekanizmayı kurmak ve nasıl başlayacağını seçmek, Tanrı'ya kalmıştır. Evrenin bir başlangıcı oldukça, bir yaratıcısı olduğunu varsayabiliriz. Ama evren gerçekten tümüyle kendine yeterli, sınırsız ve kenarsız ise, ne başı ne de sonu olacaktır: yalnızca olacaktır! O halde bir Yaradana ne gerek var?


S. W. Hawking, Zamanın Kısa Tarihi, Sf.151-182, Çev. Sabit Say, Murat Uraz, Milliyet Gaz. Basım. 1989.

01:17 - 25/12/2007 - yorum {yok} - yorum yaz


William Blake , Mock On, Mock On, Voltaire, Rousseau

Kategori: Vesikalar , Şiir


Mock On, Mock On, Voltaire, Rousseau

Mock on, mock on, Voltaire, Rousseau;
Mock on, mock on; 'tis all in vain!
You throw the sand against the wind,
And the wind blows it back again.
And every sand becomes a gem
Reflected in the beams divine;
Blown back they blind the mocking eye,
But still in Israel's paths they shine.

The Atoms of Democritus
And Newton's Particles of Light
Are sands upon the Red Sea shore,
Where Israel's tents do shine so bright.

William Blake
(1757 - 1827)

Türkçesi:

ALAY EDİN, ALAY EDİN, VOLTAIRE, ROUSSEAU

Alay edin, Alay edin, Voltaire, Rousseau;
Alay edin, Alay edin; boşuna hepsi!
Rüzgara karşı kum atıyorsunuz,
Ve rüzgar gönderiyor kumları geri.

Ve her kum tanesi dönüşüyor bir Mücevher'e
Yansıyan Tanrısal ışınlarda;
Kör ediyorlar alay eden gözü geri gönderilince,
Ama hala parlıyorlar İbrani Krallığı'nın yollarında.

Democritus'un Atomları
Ve Newton' un Işık Tanecikleri
Kumlardır Kızıl Deniz'in sahilindeki,
Parıldar orada İbrani Krallığı'nın çadırları.

Kaynak: W. Blake, Hasta Gül, sf.36, Çev. Dost Körpe, Kabalcı Yay.

22:22 - 24/12/2007 - yorum {yok} - yorum yaz


Hilmi Yavuz, Kur'an ve Roman

Kategori: Vesikalar , Kitap


Kur'an ve Roman (1)

Hilmi Yavuz

 



Doğu ve özellikle Müslüman toplumlarda bir edebi tür olarak romanın niçin ortaya çıkmadığına, ya da, mesela Batılı Hıristiyan toplumlarına göre (ve elbette onlar model alınarak) niçin çok geç tarihlerden itibaren görünmeye başladığına ilişkin açıklamaların en bilineni, şüphesiz, György Lukacs'ındır. Lukacs ve onu izleyerek Lucien Goldmann, Marksist bir roman sosyolojisinin temellerini atarken, roman türü ile burjuvazi arasındaki bağıntıları problematize etmişler; burjuvazinin bir toplumsal sınıf olarak ortaya çıkışı, yükselişi (devrimci konumu) ve bu sınıfın devrimci karakterini yitirişi ile romanın dönüşümü arasındaki mütekabiliyet ilişkilerini irdelemişlerdir. Buradan bakıldığında, roman, burjuva sınıfının edebiyat aracılığıyla kendi bireysel öznelliğini en yetkin biçimde dilegetirmesidir; -tıpkı daha sonra Adorno'nun, burjuvazinin kendini müzik aracılığıyla dilegetirmesinde keman'ın, dolayısıyla, keman konçertolarının; John Berger'in, burjuvazinin kendini resim aracılığıyla dilegetirmesinde yağlıboyanın, en yetkin ifade biçimleri olduğunu ileri sürüşleri gibi... Roman, keman ve yağlıboya! Bunlar, edebiyat, müzik ve resim alanlarında, Fredrick Jameson'un deyişiyle söylersek,  burjuva sınıfının 'tek tek lirik, epik konuşmaları[nın] taşıyıcısı'dırlar; -burjuvazinin kendine özgü duyuşlarının temsilinde en yetkin dilegetiriş biçimidirler. Dolayısıyla, Müslüman Doğu toplumlarında romanın, çoksesli müziğin ve resmin (pentür'ün) ortaya çıkmayışı, aynı nedene bağlanır: Geleneksel Müslüman Doğu toplumlarında burjuva sınıfı yoktur da ondan!

Terry Eagleton, Walter Benjamin üzerine yazdığı monografide,  sözü bir punduna getirerek, Müslüman toplumlarında bir edebi tür olarak romanın niçin ortaya çıkmadığına ilişkin (ve sadece roman türüne özgü) bir açıklama getiriyor ve bu açıklamada Edward Said'den yararlandığını bildiriyor. Eagleton'a göre, Edward Said Müslüman toplumlarda gerçek anlamda romanın varolmadığını önesürerken, Kur'an-ı Kerim'in, kökendeki 'baba' metin olarak, sonraki metinlerin tümünü doğar doğmaz öldürdüğü ve onları, kendisinin (Kur'an'ın) ilksel otoritesinin tekrarı veya geliştirilmesinden öte bir şey olmayan metinler olarak düşük bir seviyede bulunmaya mahkûm ettiği kanısındadır... Eagleton, bunun bir tür oedipal iğdiş etme olduğunu söyler ve roman, Müslüman toplumlarda (yine Eagleton'a göre elbet!), Kur'an'ın ilksel (primordial) otoritesi altında iğdiş edilmiş (kastrasyona uğratılmış) metinler olarak durur.

Eagleton, Edward Said'e atfen yaptığı bu yorumun, onun (Said'in) Beginnings adlı kitabında yer aldığını söylemektedir. 'Beginnings'e bakıldığında  Said'in, Müslüman toplumlarda İ'caz geleneğine gönderme yaparak, İ'caz'ın Kur'an'ın bütün metinleri iktidarsız kılan tekilliğini öne çıkarışına işaret ettiği görülüyor. Ona göre, İ'caz geleneği bağlamında bakıldığında, 'bütün (öteki) metinler, asla taklid edilemez olan Kur'an'a göre, ikincil konumda'dırlar.

Acaba öyle mi? Bir bakıma öyle görünüyor. Zira İ'caz'ın, İslami Terimler Sözlüğü''ndeki  tanımı, Said'in ve ona dayanarak Eagleton'ın söylediklerini haklı çıkarır gibidir. Sözlük 'İ'caz'ın, 'Bir edebi eserin söz, söyleyiş ve anlam yönünden mucize sayılacak güzelliğine işaret için kullanılan bir terim' olduğunu bildiriyor ve 'kimsenin yapamayacağı ve herkesi bir benzerini meydana getirmekte aciz bırakan olağanüstü şeyler için kullanılan bir kelime' olduğunu belirttikten sonra şöyle devam ediyor: 'Söz, söyleyiş ve anlam bakımından da bir benzerini getirmekte insanların aciz bırakıldığı Kur'an, İ'caz kudretinin en üstün örneğidir.'
İ'caz'ın, Kur'an tarafından da desteklendiği biliniyor: 'Allah, Kur'an'ı sözlerin en güzeli olarak indirmiştir' (Zümer, 23) ve bir benzeri bir daha asla meydana getirilemeyecektir' (İsra, 88). Böyle bakıldığında, İ'caz geleneğinin ondan daha iyisinin yazılamayacağını dilegetirmiş olması, Kur'an'ı, kendisinden sonra gelecek metinleri malul kılan bir metin konumuna getirmiş gibi görünüyor.

Ama dikkat edilirse, Said'in deyişiyle 'iktidarsızlaştırılmış' ('rendering impotent') ya da Eagleton'un deyişiyle 'iğdiş edilmiş' ('castrated') metinlerden, sadece roman bağlamında sözedilmektedir... Peki ama, eğer durum böyleyse, o zaman İ'caz geleneğinin romanı olduğu kadar öteki edebi türleri (mesela, şiiri) de, iktidarsızlaştırması ya da iğdiş etmesi sözkonusu olmalıdır -zira, bu durumun sadece roman için değil, bütün metinler ya da bütün edebi türler için geçerli olması gerekir... Oysa, Müslüman toplumlarda şiir, İ'caz dolayımında Kur'an'ın 'ilksel otoritesi altında iğdiş edilmiş' ya da 'düşük bir statüde bulunmaya mahkûm edilmiş' değildir; -yalnız İ'caz'a değil, üstüne üstlük, 'Şuara Suresi'ne rağmen!

Öyleyse Edward Said, niçin sadece romandan sözediyor? Bence, özelde romanın İ'caz geleneği karşısındaki konumu belirlenmedikçe, genelde, 'iktidarsızlaştırma' argümanının herhangi bir geçerliği yoktur.

Dipnotlar:

[1] Fredrick Jameson, Marksizm ve Biçim, (Çev.: Mehmet H. Doğan); Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1997. S. 32.
[2] Terry Eagleton, Walter Benjamin or Towards a, Revolutionary Criticism, Verso, London, 1931. S. 67.
[3] Edward Said, Beginnings, Columbia University Press, New York, 1985. S. 199.
[4] Hasan Akay, İslami Terimler Sözlüğü, İşaret Yayınları, İstanbul, 1995. S. 207.

04:06 - 24/12/2007 - yorum {yok} - yorum yaz


Son Sayfa Sonraki Sayfa
Hakkımda
...
Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
face book scholars
ek$i sözlük
gezzo mail grup
MAVI SAKAL FANS
Francis Bacon
Kategoriler
Son Yazılar
- Yeni BLOG
- Yeni Blog
- Horatius, Sermones I.1'den (Çeviri Çalışmam)
- Francis Bacon Çalışmalarımdan...
- jimi the kewl kimdir, nedir?
- St. Antuan Kilisesi'nden Taşan...
- Cicero'nun In Catilinam'ından Çevirdiğim...
- Cemil Meriç, "Çağları İle Kaynaşanlar" Üzerine
- Ritchie'nin Özetlediği Perseus - Medusa Hikayesi
- Bir Zamanlar Pembo Diye Bir Keranacı Vardı...
Arkadaşlarım
Blogcu Yardım
ilk100blog
bacon
atyarisialtili
copernicus
gozdesaral