Dead In 3 Days


Dead In 3 Days


Cengiz Çevik


Böyle kaç film izledik ben hatırlamıyorum artık, tek tek klişeleri saymak filmin berbatlığını ortaya koyabilmek adına gereksiz. Keşke teen slasher gibi bir tarz olmasaydı da önüne gelen bu alanda film çekmeye girişip, artık izleyici için kötü tekrar demek olan “gençler bul ve parçala” aksiyon çabasına saplanıp kalmasaydı.








High Tension’da (Haute Tension) kısmen bu saplantı kırılmış olduğundan ve bizlere başka türlü bir film seyrettirmek istediklerini hissettirmişlerdi. Ancak Türkçesiyle “Üç Gün İçinde Öleceksin” namlı bu filme geldiğimizde,  baş kısımda paragrafın başında adını zikrettiğim filme benzer bir şekilde ormana benzer bir yerden eli yüzü kanlı bir halde -yarı sürüngen mode’u aynı zamanda- çıkan bir kız çocuğu  yolda kendisine denk gelen polise “Nina’yı kurtarın... Nina... Nina...” diyerek ağlaşıyor. “Acaba” diyoruz, ancak o kadarla da kalıyoruz. High Tension’daki farklılığa, salt gerilim yaratmaya yönelik çabaya bu filmde rastlamıyoruz. Film nasıl başlamışsa öyle bitiyor. Ne bir hız, ne bir açımlama.


Ta Friday The 13th’ten beri bilmemkaç defa böylesi filmlere konu olmuş olan küçük çocuğunu kaybetmiş ebeveynin birilerinden intikam alışına dair hikayeyi daha filmi izlemeye başlamadan önce aktarmış olsalardı bana, herhalde hiç oturmazdım başına. Konu klişe, işleniş ise daha klişe! (Nasıl oluyorsa!) Hayatındaki tek eğlence babasının arabasıyla gezip, partilerde sürtmek ya da evde rock parçaları eşliğinde kendinden geçmek olmak gerizekalı liseli çocukların ( http://sinema.milliyet.com.tr/Images/Film/Galeri/360/1684/1684_73.jpg )  birbirleriyle olan ilişkileri aktarılıyor önce. Sonra içlerine katılmayan başka bir liseli asosyal gerzeğin (Patrick: Julian Sharp) onların cep telefonlarına filmin Türkçesine ve Almancasına adını veren üç gün içinde mevta olacaklarına dair mesajları atmış olduğunu düşünmemiz isteniyor. Neyse ki çok geçmeden asosyal liseli de mevta olunca, “hm demek oyun isteyen katil başkasıymış” diyoruz, demek zorunda bırakılıyoruz! O kadar şaşırıyoruz ki bu noktada, o kadar olur. Hatta bir ada yediğimiz falso midemize oturuyor da, Mona’yı (Julia Rosa Stöckl) yerli yersiz dik bakışlarından ötürü katil zannediveriyoruz. Al sana ikinci bir falso.




Aslında filmi izlemeye karar vermiş olmak bir “falso vermek” sayılmalı! İnsan oturur da hakkında ne yazılmış, nasıl yerden vurulmuş bir bakar, internet elinin altında. Hatta IMDB’nin 10 üzerinden 5.4 vererek sınıfı geçirdiği bu filmin (http://www.imdb.com/title/tt0808315/)  yarısına bile gelmeden bırakmak da olasıydı, ama neylersiniz ki, ben bu olasılığı önemsemedim.


Tek tek karakterlere bakarsak, Nina (Sabrina Reiter) tam anlamıyla bir beyinsizdir. Bir insan evladı düşünün ki, ölüm tehditi olarak niteleyebileceği bir mesaj aldığı ve sevgilisinin hunharca öldürüldüğü bir zamanda çıksın da don – tişörtçe bahçedeki kediyi içeri alsın ya da cam pencere açık bıraksın. Tip itibariyle bir türlü ısınamadım ben bu hatuna. Film boyunca konuyu, işlenişi, şunu bunu geçtim, tip olarak böyle bir hatunun (http://www.imdb.com/name/nm2274783/ ; http://www.salzburg.com/wiki/images/thumb/2/2d/Sabrina_Reiter.jpg/180px-Sabrina_Reiter.jpg ; http://www.sinema.com/images/original/28197.jpg ) esas kadınlığa tercih edilmiş olmasını anlayamadım. Genel bu tarz “genç bul –parçala” filmlerinde daha hüzne yakın tipler tercih edilirdi. Ha şimdi diyeceksiniz ki “yahu sana da yaranılmıyor, hem klişeden rahatsızsın, hem de genelde nasıl oluyorsa, bu hususta yine öyle olsun, istiyorsun”. Ama tam kastettiğim bu değil, filmin saçma kurgusu gereğince erkek arkadaşından bir süre haber alamadıktan sonra göl (nehir?) kenarına gidip de, tesadüf eseri orada erkek arkadaşını suyun dibine batırılmış olarak görmesi ve suya atlayıp çıktıktan sonra yaşadığı, bizlere yaşattığı hüzün alabildiğine samimiyetsiz. “Dead Woman Walking”e özenmiş olmalı ya da filmde oynaması için kafasına silah dayanmış! Kısacası ısınamadık kendisine, rahatsızlık verdi. Filmin gereksizliğine tam ayak uydurmuş diyebilirim rahatlıkla.


Mona karakteri (http://www.imdb.com/name/nm2274778/) yukarıda da dediğim gibi tekerlekli sandalyesinden kendisinden sürekli bir şeyler isteyen babasının altında ezildiğinden ya da arkadaşları arasında Türk filmlerine özgü bir aileden utanma hissinden muzdarip olduğundan mıdır nedir, dengesiz biri olarak görülüyor. Filmde öyle bakışları var ki, zannedersiniz, cep telefonundan arkadaşlarını motive eden katil! Bir ara yatakta Nina’nın arkasından sarılarak onu motive edişi ise hafif lezbiyenliğine buladı odayı, bulamadı değil. Belki 2009’daki ikinci filmde (http://www.imdb.com/title/tt1188993/) bunun üstüne oynarlar, hafiften çaktırdıkları hususu daha da derinleştirip Nina’yla yaşanmış bunca olayın üstüne seviştirirler ve filmi bizim abazan liselilere de daha izlenebilir kılarlar. Yoksa o filmden de bir numara olacak gibi görünmüyor.




Bu sahne niye vardı filmde, biri bana anlatsın lütfen!



Clemens (Michael Steinocher), Martin (Laurence Rupp) ve Alex (Nadja Vogel) karakterleri ise her birine ayrı bir paragraf ayrılmasını haketmeyecek kadar silik. Al birini vur ötekine, hatunun “sweet lingerie”sini gösterip abazanlara masturbasyon imkanı sağlayan kurguculara göre Martin’in alafrangada çişiyle yaptığı gösteri de hoş, komik olsa gerek. Tam seyirlik! Clemens karakterinden bahsedebilmek imkansız, niye böyle bir karakter koymuşlar bilmiyorum. Tahmin yürütmek gerekirse, karakter enflasyonu başlıca unsur olabilir.


Bayern Munich’in defansından bir neferi anımsatan adıyla Kogler ise (Andreas Kiendl) bir filmde oynamış polise en benzemeyen polis olsa gerek. O da tesadüflerin adamı! Devriye gezerken mutlaka kanlar içinde bir yerden kaçmakta olan bir kız çocuğuna çarpar. Bir yakını olduğunu bildiğimiz Martin’in ortadan kaybolmuş olmasını ilk başta önemsemeyip, daha sonra ölüsü bulununca üzülmüş ve kendisini olaydan sorumlu tutmuş gibi görünse de, nereden bakarsanız bakın, “Sen ne biçim polissin? Sizin memlekette emniyet teşkilatı ne iş görür? Neden adı geçen evi adam gibi aramıyorsunuz? Ab yasaları mıdır polisin belini büken he?” demeniz mümkün.


Filmin has ailesi olan Haas’lara ise hiç fazla değinmiyorum.




Her şeyin çakmasını gördük de, çocuğunun ölümünden başkasını sorumlu tutan anne tipinin çakmasına şahit olmamıştık. 13. Cuma'da Pamela Voorhees’in en azından makul bir sebebi, görgü tanıklığı ve buna mukabil saygınlığı vardı. Yani bunlara sahip olmayan bayan Haas da itici geldi bana, çakmalığı da burada zaten, laf olsun diye varmış gibi geldi.


Filmle ilgili söyleyeceğim son şey şu olsun: “Önünüze gelen her filmi izlemeyin diye yorum yapmak istemiyorum ama zamanınızı doğru, verimli bir şekilde harcamanız, elinize geçmiş olan filmi izlemeden uçurarak ‘boşyerelik’ hoşnutsuzluğuna düşmenizden daha önemli.”


Ciddiyim.

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !